Skip to content Skip to left sidebar Skip to right sidebar Skip to footer

Etiket: bilim

Dünya Üzerindeki Herkesin İlk Anayurdu Keşfedildi

Dünya üzerindeki bütün insanların atalarının, bundan 200 bin yıl önce bugün Bostwana adıyla bilinen bölgede yaşadığı ortaya çıktı. Bazı antropologlar ise bulgulara şüpheyle yaklaşıyor.

Bilim insanları, bizim bildiğimiz anlamda modern insanın son 200 bin yıldır Dünya üzerinde gezdiğini düşünüyor. Araştırmacıların çok büyük bir kısmına göre de 200 bin yıl önceki atalarımız Afrika’da yaşıyordu. Öte yandan araştırmacıların üzerinde uzlaşamadığı konu, Homo Sapiens’in Afrika’da ilk olarak hangi bölgede ortaya çıktığı konusuydu. Yeni bir araştırmaya göre insanların ilk ortaya çıktığı yer, bugünkü Bostwana’da yer alan bir bölge.

Nature dergisinde yayınlanan makaleye göre insan türünün atalarını bulmak için mitokondrial DNA’lar incelendi. Bu DNA’daki genetik bilgiler, dişi bireyler üzerinden taşınıyor. Çalışmalarda 1.200 kişinin genetik bilgilerini kullanan araştırmacılar, Zambezi Nehri’nin güneyinde kalan sulak toprakları ilk insanların ortaya çıktığı bölge olarak işaretledi.

İlk anayurt, günümüzde göller ve yeşilliklerle kaplı:

bostwana

Araştırmanın başyazarı Vanessa Hayes, yaptığı basın konferansı sırasında bugün yeryüzündeki herkesin mitokondrial DNA’sını geriye doğru izleyerek bu insanların anayurduna erişilebileceğini söyledi. Yapılan incelemeler, başta Khosian bölgesi olmak üzere Afrika’nın daha güney taraflarında doğan insanları kapsıyor. Anne üzerinden taşınan mtDNA genelde insanların geçmişe yönelik izi takip edilirken soylar karışmasın diye kullanılıyor.

Araştırmacılardan Eva Chan, L grubu gen olarak adlandırılan gen grubundaki bu yapının incelenmesini alanda yapılmış en büyük çalışma olarak nitelendirdi. MakgadikgadiOkavango Delta bölgesinde yer alan bu ilk anayurt, bugün de göller ve yeşil alanlarla kaplı durumda.

afrikadan göç

Hayes’e göre göç eden grupların motivasyonu ise göç eden hayvanları yakalamaktı. İlk insan ataları, göçebe olarak yaşıyor ve genelde yemek kaynaklarını takip ediyordu. Daha önceki çalışmalarda insanların kökeni olarak Etiyopya gösteriliyordu.

Yeni teori, ayrıca insanların farklı bölgelerde aynı anda ortaya çıkmadığını, Afrika’da doğup daha sonra gezegen yüzeyine dağıldığını savunan teoriyi de destekliyor. Yazarlara göre bu anayurttan çıkan iki göç kolu, bugün bildiğimiz insanlığın yolunu açtı ve zamanla dünyanın her yerine yayıldı.

Bazı genetik araştırmacıları, çalışmanın şüpheli olduğunu söylüyor:

afrika kabile

Öte yandan bir başka Afrikanüfus genetiği araştırmacısı olan Ryan Rauum; yeni çalışmanın bir hatası olduğunu, genetik köken ağacında yeterince geriye gidilmediğini savunuyor. Ayrıca Raumm’a göre Hayes, L0 adlı genin kökenine ulaşmayı başarmış olsa da pek çok insanın genetik yapısı L0 adlı gen grubundan değil L1’6 grubundan geliyor. Raumm, araştırmanın Afrika dışını da kapsaması gerektiğini düşünüyor.

Bir diğer sorun da Hayes’in incelemesinde sadecekadınlardan aktarılan genlerin kullanılmış olması. Genelde mDNA bilgileri zamanla kayboluyor ve fosillerde çok zor ortaya çıkıyor ancak genetik köken yapısı Y kromozomu üzerinden geliyor. Yine de bu araştırma, insanların kökenlerini bilmek için duydukları isteği ortaya koyuyor.

Beyniniz, Bazı Zor İşlere Aslında Şaşırtıcı Derecede Basit Yaklaşıyor

Avustralya’nın Sidney Üniversitesi’nden James Shine’ın yaptığı yeni bir araştırma, beynimizin inanılmaz derecede karmaşık ve zor işlere aslında şaşırtıcı derecede basit yaklaştığını ortaya koydu.

Bir gazete küpüründen çapraz bulmaca veya sudoku çözerken beyninizde neler olup bittiğini hiç merak ettiniz mi? Beyninizdeki milyarlarca nöronun aktivitesi sırasında  anahtar bir kelimeyi hatırlamanıza ya da bulmacayı tamamlamak için gereken mantığı uygulamanıza izin veren kod ortaya çıkar.

Beynin karmaşıklığı göz önüne alındığında, bu aktivitelerin her bir görev için inanılmaz derecede karmaşık olduğunu varsayabilirsiniz; ancak yapılan son araştırmalar, beyninizin zor işlere karşı verdiği reaksiyonun aslında sandığınızdan daha basit olduğunu gösteriyor.

Avustralya’nın Sidney Üniversitesi’nden James Shine tarafından yapılan araştırma, beyninizdeki aktivitenin, başarmaya çalıştığınız şeyin gereklerine göre şekillendiğini ve bunu yaparken en kısa yolu tercih ettiğini ortaya çıkardı.

sudoku

“Buna, işe gidip gelmek için kullandığınız ana yollara benzetebileceğiniz düşük boyutlu manifoldlar diyoruz. Beynimiz, A’dan B’ye ulaşmanın en etkili yolunu temsil eden bu ana hatlardan geçer” diyen Shine, çoğu beyin aktivitesinin bu yolu takip ettiğine dair kanıtlar bulduklarını söyledi.

Bu, çok basit bir ifadeyle, bir görevi yaparken beyninizin sıfırdan çalışmaya ihtiyaç duymasına engel olur. Örneğin; birisi size bir top atarsa, düşük boyutlu manifold, beyninizin her seferinde bir topun nasıl yakalanacağını öğrenmeye ihtiyaç duymasından ziyade, topu yakalamak için gereken kas hareketlerini hızla koordine etmesine izin verir.

beyin aktivitesi

Shine ve ekibi, bu düşük boyutlu manifoldların özellikle çok fazla konsantrasyon gerektiren zorlu bilişsel görevler sırasında beyin aktivitesini şekillendirmede rol oynadıklarını keşfetti. Kısacası beynimiz, bazı karmaşık ve zor işlere aslında şaşırtıcı derecede basit yaklaşıyormuş.

Shine, beyindeki çift yapıdan birisi olan talamustaki aktivitelerin geleneksel nörogörüntüleme deneylerinde çözülmesinin zor olduğunu; ancak çalışmada kullanılan yüksek çözünürlüklü MRI tarayıcısı sayesinde bunları ayrıntılı olarak gözlemleme şansı yakaladıklarını ifade etti.

“Talamustaki aktivite ile düşük boyutlu manifoldlar arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu gördük” şeklinde konuşan Shine, “Bu, talamusun belli görevleri yerine getirirken, akan trafiği yönlendiren bir polis memuru gibi, korteks içindeki aktiviteyi şekillendirmeye ve kısıtlamaya yardımcı olduğunu gösteriyor” dedi.

Araştırmacılar, Buzu Bir Anda Çözmenin Yeni Bir Yolunu Buldular

Amerika’da bulunan Illinois Üniversitesi’nden ve Kyushu Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı, yüzeylerdeki buzu saniyenin yüzde biri kadar sürede çözecek bir yöntem buldular.

Applied Physics Letters dergisinde araştırmacılar tarafından açıklanan yeni bir yönteme göre buz tutmuş yüzeyler, çok hızlı ve önceki yöntemlere göre daha az enerji kullanarak buzdan kurtulacak.

Üzerinde çalışılan yöntem sayesinde, geleneksel buzun yukarıdan aşağıya doğru çözdürülmesi işleminin yerine buz ve yüzey arasındaki temas bölgesinde gerçekleşecek işlem ile buzun çözdürülmesi sağlanacak.

Araştırmacılar, bu yeni yöntemde buz ile yüzey arasına yüksek bir akım göndererek buzdan kurtulmak üzerine çalışıyor. Bu yüksek akımın geçişini sık sık olmasını sağlamak için ince bir indiyum kalay oksit kaplaması kullanılacak. Akım gönderildikten sonra geri kalan iş, yerçekimine bırakılacak. Bütün bu işlem ise saniyenin yüzde biri kadar bir sürede gerçekleşecek.

Yeni çalışmadan önce kullanılan yöntemlerde, ısıtma aracılığıyla yapılan işlemde sırasıyla ısıtma ve soğutma işlemleri kullanılıyordu. Araştırmacılara göre bu işlem asıl enerjiyi buzun çözdürülmesine kullanmak yerine sistemin ısıtılmasına harcıyordu. Sistem ısıtılması işlemi ise boşa enerji harcanmasını sağlıyordu. Üzerinde çalışılan yöntem ise bu yönteme göre çok daha verimli bir enerji kullanımı sunuyor.

enerji

Üzerinde çalışma yapılan yöntemin deneyleri, Antartika’nın en soğuk kısmından daha soğutulmuş bir buz üzerinde gerçekleştirildi ve başarıya ulaşıldı. Yapılan deneylerde uygulama bir saniyeden daha kısa sürede gerçekleştirildi.

Havalandırma, iklimlendirme ve havacılık sektörlerinde kullanılacak bu yeni buz çözdürme yöntemi henüz uçaklar gibi karışık yüzeyleri olan araçlarda denenmedi. Ancak çalışmanın bu sektörlerde büyük bir zaman ve enerji verimi sağlayacağı düşünülüyor.

Bir Zamanlar Mars’ın Yüzeyi Tıpkı Dünya’daki Gibi Okyanuslarla Kaplıymış

Bilim insanları Mars’ın milyarca yıl önce suyu ve hayatı koruyacak bir atmosfere sahip olabileceği konusunu aydınlatmak için çalışmalar yapıyor. Oksijenin izotopları üzerinde yapılan çalışmalar, Mars’ın daha önce gezegendeki suyu ve hayatı koruyacak bir atmosfere sahip olabileceğini düşündürüyor.

Mars’ın antik atmosferinin bir Güneş fırtınası ile yok olmuş olabileceği, daha önce bilim insanları tarafından açıklanmıştı. Mars üzerinde devam eden çalışmalar, Mars’ın antik atmosferinin, suyun ve hayatı destekleyebileceği üzerine yeni kanıtları önümüze seriyor.

İzotoplar, aynı elementlerin farklı versiyonlarıdır. Nötron sayısı farklı olan bu farklı versiyonların kütleleri de birbirinden farklı olur. Oksijen elementinin farklı izotopları ise atmosferin varlığını ve ne şekilde var olduğunu gösteriyor. Oksijenin daha ağır izotoplarının, hafif izotoplara göre atmosferde kalma olasılığı daha yüksektir. Oksijen izotopları üzerinde devam eden çalışma Mars’ın atmosferi hakkında daha fazla bilgi verecek.

mars

Dünya’yla karşılaştırdığımız Mars’ta, oksijenin ağır izotoplarının oranı hafif izotoplara göre daha fazla. Ancak Mars’ta gün içinde bu oran Dünya’ya göre daha fazla değişiyor. Yapılan ölçümlerde, Mars’ta öğlen saatlerinde oksijenin ağır izotoplarının, hafif izotoplarına oranının yüzde 9 değiştiğini gösteriyor. Dünya’da ise bu değişim yüzde 8 civarında oluyor.

Yapılan bu ölçümler Mars’ın antik atmosferi üzerinde ortaya atılan tezlerin doğruluğunu işaret ediyor. Ancak çalışmayı yapan bilim insanları, kritik detayların henüz çözülemediğini söylüyor. Ancak oksijen izotoplarının karşılıklı oran değişiminin su ve yaşamı gösterecek bir atmosferin varlığını kanıtladığını söyleyebiliriz.

Dinozorların Bir Göktaşı Yüzünden Yok Olduğunu Gösteren Yeni Kanıtlar Bulundu

Araştırmacılar, şimdiye kadar Meksika Körfezi’ne düştüğü “varsayılan” devasa göktaşının varlığını doğrulayan yeni bilgilere ulaştı. Bu bilgilerle birlikte göktaşının etkisinin ne kadar yıkıcı olduğu da ortaya çıktı.

Dinozorların sonu söz konusu olduğu zaman hepimize aynı şey öğretilmiştir. Bu dev canlıların yaşamı, gezegene çarpan dev bir göktaşı sonrasında sona ermişti. Göktaşı çarptıktan sonra gezegenin kabuğu deforme olmuş, dev lav kütleleri açığa çıkmış, atmosfer dumanla kaplanmış, uzun yıllar sürecek bir buzul çağı başlamıştı. Bu hikayedeki göktaşının düştüğü yer konusunda her zaman Meksika Körfezi adres gösterilse de bu iddiayı doğrulayacak yeterince araştırma yapılmamıştı.

ABD’nin Texas Üniversitesi’nden araştırmacılar, dinozorları öldüren göktaşı için “sağlam kanıtlar” bulduklarını açıkladı. Pazar günü açıklanan araştırmaya göre asteroid, Dünya’ya 10 milyar atom bombası gücüyle çarptı.

asteroid dünya

Meksika Körfezi’ndeki çarpışma bölgesinde yapılan incelemelerde toprak ve mangal kömürü olarak adlandırılan kömür çeşidi bulundu. Genelde yanmış odunlardan oluşan bu yapının, suyun altında ortaya çıkması pek de olası değil (Sünger Bob dünyasında belki). Çarpışma sonrası ortaya çıkan tsunami, Güney ve Kuzey Amerika’nın iç bölgelerine kara ilerledi ve sular, geri çekilirken buldukları her şeyi okyanusa sürükledi. Araştırmacılar da bu durumu kanıtlar arasına ekledi.

Bölgede yapılan incelemelerde hiç sülfür bulunamadı. Bu da orada olması gereken 325 milyar ton sülfürün atmosfere yayıldığını gösteriyor. Atmosfere karışan bu denli fazla sülfür, iklimin değişmesine, Dünya’nın buzul çağa girmesine ve dinozorların soyunun tükenmesine neden oldu.

Araştırmacılardan Sean Gulick, yaptığı açıklamada dinozorların “önce yanıp sonra donduğunu” söyledi. Jeoloji profesörü olan Gulick, bu boyutta bir tükenme olayının yaşanması için gerçek katilin atmosferik olaylar olması gerektiğini söyledi.

Sibirya’da 2 Bin 137 Yıllık ‘Akıllı Telefon Benzeri’ Bir Cisim Bulundu

Arkeolojik kazıların devam ettiği Rusya Federasyonu’na bağlı olan Sibirya’yanın güneyindeki Tuva Cumhuriyeti’nde tuhaf bir cisim kayıtlara geçti. Bilim insanları, 2 bin 137 yaşında olduğu tespit edilen, ölçüleri akıllı telefona benzeyen tuhaf bir cisim kalıntısına rastladılar.

İnsanlık tarihinin en büyük gizemlerini barındıran Sibirya’da arkeolojik kazılar devam ediyor. En son geçtiğimiz yıl bölgede bir Denisova ve Neandarthal’in çocuğu olduğu belirlenen insan kalıntılarına rastlanmıştı. Bu bulguyla modern insan türü Homo sapiens dışında, nesli tükenmiş olan Denisovalıların ve Neandarthallerin bir araya gelebildikleri sonucuna ulaşılmıştı.

Arkeolojik kazılarda bu kez o kadar geçmişe ait değil, nispeten çok daha yakın tarihten tuhaf bir bulguya rastlanıldı. Bilim insanları, Rus Atlantisi olarak adlandırılan bir mezarlıkta yapılan kazılar sırasında, fiziksel olarak akıllı telefona benzeyen bir cisim buldular. Cismin üzerinde farklı türdeki taşlar için açılmış oyuklar bulunuyordu.

Akıllı telefona benzeyen cisim, Bronz Çağı’ndan Cengiz Han dönemine kadar kullanılan bir mezarlık bölgesinde keşfedildi:

Bilim insanları, taşın ölçülerinin 18’e 9 santimetre olduğunu belirttiler. Cismin bulunduğu mezar ise Nataşa takma adına sahip olduğu tespit edilen bir kadının mezarıydı. Bu bulguyla beraber Nataşa’nın mezarı, kazı alanındaki en ilgi çekici bölgelerden birisi haline geldi.

Cismin üzerindeki taşların ise aslında Çin paraları olduğu tespit edildi, cismin yaşı bu paralar incelenerek tespit edilebildi. Ayrıca söz konusu keşfin 2016’daki kazılarda yapıldığı, ancak dünya kamuoyuna araştırmalar tamamlanınca bilgi verildiği belirtiliyor.

akıllı telefon

Araştırmaları yürüten EurAsia Keşif Derneği yetkilisi Pave Leus, cismin muhtemelen şık bir bel kemerinin parçası olabileceğini, Nataşa’nın da bu kemer ile birlikte gömüldüğünü belirtti. Akıllı telefon benzerliği ise tamamen tesadüf. Ancak bilim insanlarının bulguları 3 yıl sonra duyurması, söz konusu cismi ne kadar ciddiye aldıklarını da gösteriyor.

Bölgedeki kalıntılar, Tunç Çağı’ndan kalma ve Cengiz Han dönemine ait olarak kayıtlara geçti. Sibirya’daki arkeolojik kazılar, insanlık tarihinin farklı dönemlerine ışık tutmak için devam ediyor.

Kazıya dair diğer görüntüler şu şekilde:

arkeoloji

akıllı telefon

sibirya

arkeolojik kazı

mezarlık

tunç çağı

ala tei

Dünya üzerinde terk edilmiş 30 muhteşem yer

Dünyanın en dayanıklı heykel, bina ve tapınaklarına bir tur yapmaya hazır mısınız? Harabelerin ilginç ihtişamına da tanıklık edeceksiniz.

1. Bulgaristan Komünist Partisi Sarayı

Bulgaristan Komünist Partisi Sarayı, başka bir çağda inşa edilmişti, ancak sonraları harabe haline geldi.

2. Namib Çölü’ndeki Kolmanskop kasabası

Kolmanskop, liman şehri Lüderitz’ten birkaç km içeride, güney Namibya’daki Namib Çölü’nde yer alan ölü bir kasabadır. Bir zamanlar küçük fakat çokça madenlere sahip bir köy olan Kolmanskop, şu anda NamDeb firması tarafından işletilen popüler bir turistik bölgedir.

3. Güneybatı Florida’daki kubbe evler

Fotoğrafta gördüğünüz 1981’de Napoli’de inşa edilmiş Eskimo evlerinin ömrü pek uzun olmayabilir.

4. Avustralya Homebush Körfezi’ndeki SS Ayrfield gemisi

SS Ayrfield, çelik ile kaplı 1140 ton ve 79.1 uzunluğunda kömür gemisidir. 1911 yılında İngiltere’de inşa edildi ve1912’de Sidney’de kayıda geçirildi. Commonwealth hükümeti tarafından satın alınıp 2.Dünya Savaşı süresince Pasifik Bölgesindeki Amerikan donanmalarına malzeme tedarik etmek için kullanıldı.

5. Çin’deli Wonderland Eğlence Parkı

Wonderland, Çin’in Nankou Kasabası, Chenzhuang Köyü’nde yapılması planlanan ancak sonra iptal edilen eğlence parkı yapım projesidir. İlk olarak Taylandlı Reignwood Grup tarafından önerilen ve Asya’daki en büyük eğlence parkı (120 akre alan kaplayarak) olarak tasarlanan plan, mali problemlerden dolayı durduruldu; 2008’deki bir başka başlama girişimi de yine başarısızlık ile sonuçlandı. Kale benzeri ve orta çağı andıran yapıları gibi birçok terk edilmiş binaları da içinde barındıran alan, yerel çiftçiler tarafından yeniden kullanılması talep ediliyor.


6. Almanya’daki balık tutma kulübesi

Berchtesgaden Ulusal Parkı Gölü’ndeki balık tutma kulübesi

7. Chesapeake Körfezi’ndeki Hollanda Adası

Hollanda Adası, Chesapeake Körfezi’ndeki bataklık halinde ve sürekli aşınmakta olan bir adadır. Adada ilk olarak kayıkçı ve çiftçiler ikamet etti, ancak o zamandan sonra adaya kimse uğramadı.

8. İrlanda’daki Sneem ve Kenmare arasındaki Kerryway yürüyüş yolu

Kerry Yolu, İrlanda’nın Kerry bölgesindeki uzun mesafeli yoldur. 214 km uzunluğunda ve daire şeklindedir; Killarney’de başlayıp sona eriyor.

9. Ukrayna’daki Pripyat kasabası

Pripyat, Çernobil Nükleer Santralinin yakınındaki ölü kasabadır.

10. Almanya’daki 15.yüzyıl manastırı

11. Hindistan’daki Kalavantin Durg

Muson zamanlarında gezi yapılması ve görülesi muhteşem bir yer.

12. Antartika McMurdo’daki Pegasus Kalıntıları

Pegasus, Antartika’daki bir uçak pistidir.

13. Angkor Wat, Kambodya

Angkor Wat, dünyadaki en büyük Hindu tapınağı ve dini anıtıdır. Tapınak, daha sonra Kambodya’nın simgesi haline geldi ve milli bayrağında yer almıştır.

14. Maunsell Deniz Hisarları, İngiltere

Maunsell Hisarları, Birleşik Krallık’ı korumaya yardım etmek amacıyla İkinci Dünya Savaşı süresince Thames ve Mersey haliç kenarlarına inşa edilmiş küçük kulelerdir. Hisarlara, tasarımcıları olan Guy Maunsell’in adı verilmiştir. Hisarlar 1950’li yılların sonuna doğru kapatıldı, daha sonra diğer faaliyetler için kullanıldı.

15. İngiltere, Doğu Sussex’teki Bodiam Kalesi

Bodiam Kalesi, İngiltere Doğu Sussex’teki Roberts köprüsünün yanındaki 14.yüzyıla ait hendekli bir kaledir. Yüzyıl Savaşları süresince Fransız istilasına karşı savunmak amacıyla III.Edward’ın eski bir şövalyesi Sir Edward Dalyngrigge tarafından inşa edilmiştir.

16. Polonya Czestochowa’da terk edilmiş tren garı

17. Antartika’daki batmış yat

Brezilya’dan gelen yaklaşık 5 m uzunluğundaki Mar Sem Fin (Sonsuz Deniz) adında bir yat, buz basıncı ve şiddetli rüzgar etkisi ile Antartika’nın kıyısında battı.

18. Barbados’takit terk edilmiş damıtma tesisi

19. Michigan Merkez İstasyonu

Michigan Merkez Demiryolu, yapımı sırasında, dünyadaki en uzun ray istasyonuydu.

20. Sarajevo’da 1984 Kış Olimpiyatlarında yarış kızağı yolu

Sarajevo Olimpik Yarışkızağı ve Luge Yolu, 1984 Kış Olimpiyatları için yapılmakla beraber, Sarajevo şehrine doğru bakan Trebevic Tepesinde bulunur.

21. Craco, İtalya

Craco, İtalya’nın Basilicita Bölgesi ve Matera şehrindeki orta çağa ait terk edilmiş bir köydür. Taranto Körfezi’nden 40 km içeridedir. İnişli çıkışlı şekillerle dolu ve buğday ekili topraklara sahip bölgenin dağ kasabalarında bu sıkça rastlanan bir özellik. Devam eden depremlerden dolayı bölge, 1963’te terk edilmiş.

22. Rus askeri roket fabrikası

Bu mükemmel fotoğraflar, dünyanın en çok sıvı yakıtlı roket üreten fabrikalarından birinin içine sürünerek giren genç Rus bir kadın tarafından çekildi.

23. İtalya’nın Sorrento şehrindeki 1866 yılına ait terk edilmiş değirmen

‘Değirmenler Vadisi’ ismini 900’lerin başından beri işleyen buğday öğütmek için kullanılan bir değirmenden alıyor. Bölgede şiddetli derecede nem vardı ve bölgeyi yaşanmayacak hale getiriyordu, Tasso Meydanı’nın yapımı ile bu soruna çözüm bulundu.

24. Terk edilmiş bir santralin soğutma kulesi

Hollandalı fotoğrafçı Richard Gubbels, terk edilmiş bir santralin soğutma kulesinin içerisinden bu muhteşem fotoğrafları çekti.

25. İtalya’nın San Fruttuoso kentindeki ‘Christ of the Abyss’

‘Christ of the Abyss’, İtalya’da, Camogli ve Portofino arasında, Akdeniz’de yer alan, İsa’nın su altındaki bronz heykelidir. Heykel, 2,5 metre uzunluğunda olup, 22 Ağustos 1954 yılında suyun 17 metre altına yerleştirilmiştir. Heykelin benzerleri, dünyanın başka yerlerinde su altında ya da kilise ve müzelerde de bulunuyor.

26. Tayvan’daki terk edilmiş şehir Keelung

27. Chigago’daki Lawndale Tiyatrosu

Kuzey Lawndale’deki Lawndale Tiyatrosu 2000’li yılların ortalarında kapandığında, kilise olarak kullanıma tekrar açıldı.

28. New York’taki North Brother Adası

North Brother Adası, Bronx ve Riker Adalarının ortasında yer alan bir adadır. Onun yakınındaki diğer ada da South Brother’dır. Bu iki ada toplamda 81.400 m2 büyüklüğündedir.

29. Kolombiya’daki El Hotel del Salto

Bölgedeki Tequendama Şelalesini görmek için gelen turistlere yapılan lüks otel Hotel del Salto, 1928 yılında açılmıştı. Şelalenin tam karşısında ve uçurumun kenarında olan otel, misafirlerine muhteşem bir manzara sunuyor. Otelin intihara kalkışmak için kullanılması ya da bazılarına göre hayaletli olduğuna inanılmasından dolayı daha sonra terk edildi.

30. Japonya’daki Nara Dreamland

Kaliforniya’daki Disneyland’ten esinlenerek 1961’de yapılan Nara Dreamland, 2006’da kapatıldı.

Bilim İnsanları: Küresel Isınma Şu An Dursa Bile Sular 16 Metre Yükselecek

Yeni bir araştırmaya göre, üç milyon yıl önce Dünya, bugüne kıyasla daha sıcak bir gezegendi. O dönemde deniz seviyesi, bugüne kıyasla 16 metre daha yüksekti. Şimdi, o noktaya geri dönüyoruz.

Yeni yayınlanan bir araştırmada bilim insanları, denizlerin geçmişte bugünden daha yüksek seviyelere sahip olduklarını ve o dönemde gezegenin daha sıcak olduğunu açıkladı. New Mexico Üniversitesi’nden araştırmacı Victor Polyak, küresel ısınma kaynaklı deniz seviyesi artışını anlamak için geçmişteki seviyelerin gerçek ölçümlerini bilmenin önemli olduğunu söylüyor. Araştırmacı, bu çalışmanın Pliyosen çağındaki seviyeler hakkında güçlü ölçüm verileri ortaya koyduğunu da ekliyor.

Güney Florida Üniversitesi’nden jeobilim profesörü Bogdan Onac, bu dönemde ayrıca atmosferdeki karbondioksit miktarının bugünkü kadar yüksek olduğunu da söylüyor. Araştırmaya konu olan dönemde Dünya, Sanayi Devrimi öncesine kıyasla 2-3 derece daha sıcaktı. Bu sıcaklık, günümüzdeki sıcaklıktan en az 1 derece daha düşüktü.

Isınan suyun hacmi arttığı ve buzullar eriyip denizlere karıştığı için küresel ısınmayla birlikte deniz seviyesi de yükseliyor.

Küresel ısınmayı bugün durdurmak bile işe yaramayabilir

küresel ısınma

Araştırmacılara göre deniz seviyesi, küresel ısınmayı bugün durdursak bile 5,9 metre ile 19,2 metre arasında yükseliş gösterebilir. Güney Florida Üniversitesi’nden araştırmanın başındaki isim olan Oana Dumitru, bugün Grönland ve Batı Antarktika buzullarındaki erime göz önüne alındığında, deniz seviyesinde bu şekilde bir yükseliş görülebileceğini söylüyor.

Araştırmacılar, karbon salınımı ve sera etkili gazlar konusunda ciddi adımlar atılmaması halinde bu senaryonun gerçekleşmesinin mümkün olduğunu söylüyorlar.

Araştırma, Nature dergisinde yayımlandı.

Çıplak Ayakla Toprak Üzerinde Yürüdüğümüzde Vücudumuza Neler Oluyor?

Arada bir toprağa basmak iyidir, insanın elektriğini alır derler. Bu iddianın doğru olup olmadığının cevabını ise bize bilim insanları veriyor.

Toprakta çıplak ayakla gezmenin iyi bir şey olduğu, stresi azalttığı ve vücuttaki elektriği aldığı söylenir. Teknik olarak çıplak ayakla toprakta gezmek gayet etkili ve bedava bir stres atma ve arınma yöntemidir. Kronik hastalıklara iyi geldiği ve yaşlanmayı geciktirdiği de söylenir.

Toprakla temas etmenin gerçekten de insan sağlığına çok büyük faydası var. Bu konu üzerine yapılan araştırmalar da insanda arada bir ayakkabılarını çıkarıp parklarda yalın ayak gezme isteği uyandırıyor.

Toprak insan sağlığına faydalıdır

toprağa temas etmek

Dünyanın yüzeyinde bol miktarda eksi yüklü iyon bulunur. Toprakla doğrudan temas edilen durumlarda yüzeydeki elektronlar bedeninize geçer ve dünya ile aynı potansiyel elektrikle yüklenmenizi sağlar. Bu da faydalı elektrofizyolojik ve psikolojik değişiklikler yaratarak sağlık durumunuzu daha iyi hale getirir.

Toprağın bu özelliği oldukça faydalıdır ve kirli elektrik ya da elektromanyetik kirlilik olarak adlandırılan, bedende oluşan yüklenmeyi azaltır. Ayrıca bu aktivitenin acıyı azaltma, uykuyu iyileştirme, enfeksiyonları yavaşlatma, stres seviyesini azaltma ve parasempatik sistemleri (nabız, kandaki oksijen seviyesi, solunum ve kan akışı) iyileştirme özelliği bulunur.

Uyku sırasında toprakla temas etmenin osteoporoza da iyi geldiği ortaya çıktı. Kemiklerde incelme ve kırılganlığın artması olarak adlandırabileceğimiz bu hastalıkta kemik mineralleri bozulur, kemik yoğunluğu azalır ve mikro yapısında bozulmalar meydana gelir. Toprağa temas halinde ise vücuttaki elektrolit ve mineral dengesinde gözle görülür değişiklikler yaşanıyor. Magnezyum, potasyum, sodyum, inorganik fosfor, iyonize kalsiyum ve demir seviyeleri olumlu yönde etkileniyor.

Ayrıca böbreklerden fosfor ve kalsiyum sızmasına karşı da oldukça etkili olan bu yöntem sayesinde idrarda ya da kanda bulunan fosfor ve kalsiyum miktarı düzenleniyor. Normal şartlar altında bu maddelerin eksikliği de osteoporoz ile ilişkilendiriliyor.

Toprağa çıplak ayakla basmak strese karşı etkili

stres

Bir başka çalışmada ise 60 sağlıklı katılımcı üzerinde toprağa basmanın ve topraklama yapmanın etkileri incelendi. Katılımcıların ayaklarına iletken bantlar yerleştiren araştırmacılar, bu kişilerin vücudunda olan elektrik akışını inceledi. İlk grup 56 dakika boyunca topraklama yaparken ikinci grup ise 28 dakika boyunca toprağa temas etmedikten sonra kalan 28 dakikada topraklama yaptı.

Yapılan inceleme sonucunda araştırmacılar, ikinci gruptaki katılımcıların toprağa bastıkları anda beyinlerinin sol yarısından ciddi anlamda elektromanyetik yük boşalımı yaşadığını gözlemledi. Uzmanlar bu durumu toprağın stresi alma etkisi olarak açıkladı.

Toprağa temas etmek enfeksiyonlara da iyi geliyor

çıplak ayakla toprağa basmak

Araştırmalara göre toprağa basmak enfeksiyonlara da iyi geliyor. Enfeksiyonlar genelde vücutta bir dokudaki elektron eksikliği ile tetikleniyor. Vücudumuz hasta olduğunu ya da saldırı altında olduğunu düşündüğünde reaktif oksijen ürünlerini yaralanmanın olduğu bölgeye gönderiyor. Böylece bölgede iltihap ile vücudu korumayı ve iyileştirmeyi amaçlıyor. Bu olduğunda bölgeye bazı radikal kimyasallar da geliyor ve kızarıklık, ateş ve şişmeye neden oluyor.

Toprakta serbest halde dolaşan elektronlar ise vücudumuza geçtiklerinde bu radikal kimyasalları durdurarak yaşlanmayı yavaşlatıyor ve enfeksiyonları azaltıyor.

Toprağa temas etmenin ve toprakla zaman geçirmenin iyi bir şey olduğunu ve insan sağlığına iyi geldiğini söyleyenler bilime göre de haklı durumda bulunuyor.

ajax-loader