Skip to content Skip to left sidebar Skip to right sidebar Skip to footer

Etiket: virüs

Bir Zamanlar Mars’ın Yüzeyi Tıpkı Dünya’daki Gibi Okyanuslarla Kaplıymış

Bilim insanları Mars’ın milyarca yıl önce suyu ve hayatı koruyacak bir atmosfere sahip olabileceği konusunu aydınlatmak için çalışmalar yapıyor. Oksijenin izotopları üzerinde yapılan çalışmalar, Mars’ın daha önce gezegendeki suyu ve hayatı koruyacak bir atmosfere sahip olabileceğini düşündürüyor.

Mars’ın antik atmosferinin bir Güneş fırtınası ile yok olmuş olabileceği, daha önce bilim insanları tarafından açıklanmıştı. Mars üzerinde devam eden çalışmalar, Mars’ın antik atmosferinin, suyun ve hayatı destekleyebileceği üzerine yeni kanıtları önümüze seriyor.

İzotoplar, aynı elementlerin farklı versiyonlarıdır. Nötron sayısı farklı olan bu farklı versiyonların kütleleri de birbirinden farklı olur. Oksijen elementinin farklı izotopları ise atmosferin varlığını ve ne şekilde var olduğunu gösteriyor. Oksijenin daha ağır izotoplarının, hafif izotoplara göre atmosferde kalma olasılığı daha yüksektir. Oksijen izotopları üzerinde devam eden çalışma Mars’ın atmosferi hakkında daha fazla bilgi verecek.

mars

Dünya’yla karşılaştırdığımız Mars’ta, oksijenin ağır izotoplarının oranı hafif izotoplara göre daha fazla. Ancak Mars’ta gün içinde bu oran Dünya’ya göre daha fazla değişiyor. Yapılan ölçümlerde, Mars’ta öğlen saatlerinde oksijenin ağır izotoplarının, hafif izotoplarına oranının yüzde 9 değiştiğini gösteriyor. Dünya’da ise bu değişim yüzde 8 civarında oluyor.

Yapılan bu ölçümler Mars’ın antik atmosferi üzerinde ortaya atılan tezlerin doğruluğunu işaret ediyor. Ancak çalışmayı yapan bilim insanları, kritik detayların henüz çözülemediğini söylüyor. Ancak oksijen izotoplarının karşılıklı oran değişiminin su ve yaşamı gösterecek bir atmosferin varlığını kanıtladığını söyleyebiliriz.

Dinozorların Bir Göktaşı Yüzünden Yok Olduğunu Gösteren Yeni Kanıtlar Bulundu

Araştırmacılar, şimdiye kadar Meksika Körfezi’ne düştüğü “varsayılan” devasa göktaşının varlığını doğrulayan yeni bilgilere ulaştı. Bu bilgilerle birlikte göktaşının etkisinin ne kadar yıkıcı olduğu da ortaya çıktı.

Dinozorların sonu söz konusu olduğu zaman hepimize aynı şey öğretilmiştir. Bu dev canlıların yaşamı, gezegene çarpan dev bir göktaşı sonrasında sona ermişti. Göktaşı çarptıktan sonra gezegenin kabuğu deforme olmuş, dev lav kütleleri açığa çıkmış, atmosfer dumanla kaplanmış, uzun yıllar sürecek bir buzul çağı başlamıştı. Bu hikayedeki göktaşının düştüğü yer konusunda her zaman Meksika Körfezi adres gösterilse de bu iddiayı doğrulayacak yeterince araştırma yapılmamıştı.

ABD’nin Texas Üniversitesi’nden araştırmacılar, dinozorları öldüren göktaşı için “sağlam kanıtlar” bulduklarını açıkladı. Pazar günü açıklanan araştırmaya göre asteroid, Dünya’ya 10 milyar atom bombası gücüyle çarptı.

asteroid dünya

Meksika Körfezi’ndeki çarpışma bölgesinde yapılan incelemelerde toprak ve mangal kömürü olarak adlandırılan kömür çeşidi bulundu. Genelde yanmış odunlardan oluşan bu yapının, suyun altında ortaya çıkması pek de olası değil (Sünger Bob dünyasında belki). Çarpışma sonrası ortaya çıkan tsunami, Güney ve Kuzey Amerika’nın iç bölgelerine kara ilerledi ve sular, geri çekilirken buldukları her şeyi okyanusa sürükledi. Araştırmacılar da bu durumu kanıtlar arasına ekledi.

Bölgede yapılan incelemelerde hiç sülfür bulunamadı. Bu da orada olması gereken 325 milyar ton sülfürün atmosfere yayıldığını gösteriyor. Atmosfere karışan bu denli fazla sülfür, iklimin değişmesine, Dünya’nın buzul çağa girmesine ve dinozorların soyunun tükenmesine neden oldu.

Araştırmacılardan Sean Gulick, yaptığı açıklamada dinozorların “önce yanıp sonra donduğunu” söyledi. Jeoloji profesörü olan Gulick, bu boyutta bir tükenme olayının yaşanması için gerçek katilin atmosferik olaylar olması gerektiğini söyledi.

Sibirya’da 2 Bin 137 Yıllık ‘Akıllı Telefon Benzeri’ Bir Cisim Bulundu

Arkeolojik kazıların devam ettiği Rusya Federasyonu’na bağlı olan Sibirya’yanın güneyindeki Tuva Cumhuriyeti’nde tuhaf bir cisim kayıtlara geçti. Bilim insanları, 2 bin 137 yaşında olduğu tespit edilen, ölçüleri akıllı telefona benzeyen tuhaf bir cisim kalıntısına rastladılar.

İnsanlık tarihinin en büyük gizemlerini barındıran Sibirya’da arkeolojik kazılar devam ediyor. En son geçtiğimiz yıl bölgede bir Denisova ve Neandarthal’in çocuğu olduğu belirlenen insan kalıntılarına rastlanmıştı. Bu bulguyla modern insan türü Homo sapiens dışında, nesli tükenmiş olan Denisovalıların ve Neandarthallerin bir araya gelebildikleri sonucuna ulaşılmıştı.

Arkeolojik kazılarda bu kez o kadar geçmişe ait değil, nispeten çok daha yakın tarihten tuhaf bir bulguya rastlanıldı. Bilim insanları, Rus Atlantisi olarak adlandırılan bir mezarlıkta yapılan kazılar sırasında, fiziksel olarak akıllı telefona benzeyen bir cisim buldular. Cismin üzerinde farklı türdeki taşlar için açılmış oyuklar bulunuyordu.

Akıllı telefona benzeyen cisim, Bronz Çağı’ndan Cengiz Han dönemine kadar kullanılan bir mezarlık bölgesinde keşfedildi:

Bilim insanları, taşın ölçülerinin 18’e 9 santimetre olduğunu belirttiler. Cismin bulunduğu mezar ise Nataşa takma adına sahip olduğu tespit edilen bir kadının mezarıydı. Bu bulguyla beraber Nataşa’nın mezarı, kazı alanındaki en ilgi çekici bölgelerden birisi haline geldi.

Cismin üzerindeki taşların ise aslında Çin paraları olduğu tespit edildi, cismin yaşı bu paralar incelenerek tespit edilebildi. Ayrıca söz konusu keşfin 2016’daki kazılarda yapıldığı, ancak dünya kamuoyuna araştırmalar tamamlanınca bilgi verildiği belirtiliyor.

akıllı telefon

Araştırmaları yürüten EurAsia Keşif Derneği yetkilisi Pave Leus, cismin muhtemelen şık bir bel kemerinin parçası olabileceğini, Nataşa’nın da bu kemer ile birlikte gömüldüğünü belirtti. Akıllı telefon benzerliği ise tamamen tesadüf. Ancak bilim insanlarının bulguları 3 yıl sonra duyurması, söz konusu cismi ne kadar ciddiye aldıklarını da gösteriyor.

Bölgedeki kalıntılar, Tunç Çağı’ndan kalma ve Cengiz Han dönemine ait olarak kayıtlara geçti. Sibirya’daki arkeolojik kazılar, insanlık tarihinin farklı dönemlerine ışık tutmak için devam ediyor.

Kazıya dair diğer görüntüler şu şekilde:

arkeoloji

akıllı telefon

sibirya

arkeolojik kazı

mezarlık

tunç çağı

ala tei

Dünya üzerinde terk edilmiş 30 muhteşem yer

Dünyanın en dayanıklı heykel, bina ve tapınaklarına bir tur yapmaya hazır mısınız? Harabelerin ilginç ihtişamına da tanıklık edeceksiniz.

1. Bulgaristan Komünist Partisi Sarayı

Bulgaristan Komünist Partisi Sarayı, başka bir çağda inşa edilmişti, ancak sonraları harabe haline geldi.

2. Namib Çölü’ndeki Kolmanskop kasabası

Kolmanskop, liman şehri Lüderitz’ten birkaç km içeride, güney Namibya’daki Namib Çölü’nde yer alan ölü bir kasabadır. Bir zamanlar küçük fakat çokça madenlere sahip bir köy olan Kolmanskop, şu anda NamDeb firması tarafından işletilen popüler bir turistik bölgedir.

3. Güneybatı Florida’daki kubbe evler

Fotoğrafta gördüğünüz 1981’de Napoli’de inşa edilmiş Eskimo evlerinin ömrü pek uzun olmayabilir.

4. Avustralya Homebush Körfezi’ndeki SS Ayrfield gemisi

SS Ayrfield, çelik ile kaplı 1140 ton ve 79.1 uzunluğunda kömür gemisidir. 1911 yılında İngiltere’de inşa edildi ve1912’de Sidney’de kayıda geçirildi. Commonwealth hükümeti tarafından satın alınıp 2.Dünya Savaşı süresince Pasifik Bölgesindeki Amerikan donanmalarına malzeme tedarik etmek için kullanıldı.

5. Çin’deli Wonderland Eğlence Parkı

Wonderland, Çin’in Nankou Kasabası, Chenzhuang Köyü’nde yapılması planlanan ancak sonra iptal edilen eğlence parkı yapım projesidir. İlk olarak Taylandlı Reignwood Grup tarafından önerilen ve Asya’daki en büyük eğlence parkı (120 akre alan kaplayarak) olarak tasarlanan plan, mali problemlerden dolayı durduruldu; 2008’deki bir başka başlama girişimi de yine başarısızlık ile sonuçlandı. Kale benzeri ve orta çağı andıran yapıları gibi birçok terk edilmiş binaları da içinde barındıran alan, yerel çiftçiler tarafından yeniden kullanılması talep ediliyor.


6. Almanya’daki balık tutma kulübesi

Berchtesgaden Ulusal Parkı Gölü’ndeki balık tutma kulübesi

7. Chesapeake Körfezi’ndeki Hollanda Adası

Hollanda Adası, Chesapeake Körfezi’ndeki bataklık halinde ve sürekli aşınmakta olan bir adadır. Adada ilk olarak kayıkçı ve çiftçiler ikamet etti, ancak o zamandan sonra adaya kimse uğramadı.

8. İrlanda’daki Sneem ve Kenmare arasındaki Kerryway yürüyüş yolu

Kerry Yolu, İrlanda’nın Kerry bölgesindeki uzun mesafeli yoldur. 214 km uzunluğunda ve daire şeklindedir; Killarney’de başlayıp sona eriyor.

9. Ukrayna’daki Pripyat kasabası

Pripyat, Çernobil Nükleer Santralinin yakınındaki ölü kasabadır.

10. Almanya’daki 15.yüzyıl manastırı

11. Hindistan’daki Kalavantin Durg

Muson zamanlarında gezi yapılması ve görülesi muhteşem bir yer.

12. Antartika McMurdo’daki Pegasus Kalıntıları

Pegasus, Antartika’daki bir uçak pistidir.

13. Angkor Wat, Kambodya

Angkor Wat, dünyadaki en büyük Hindu tapınağı ve dini anıtıdır. Tapınak, daha sonra Kambodya’nın simgesi haline geldi ve milli bayrağında yer almıştır.

14. Maunsell Deniz Hisarları, İngiltere

Maunsell Hisarları, Birleşik Krallık’ı korumaya yardım etmek amacıyla İkinci Dünya Savaşı süresince Thames ve Mersey haliç kenarlarına inşa edilmiş küçük kulelerdir. Hisarlara, tasarımcıları olan Guy Maunsell’in adı verilmiştir. Hisarlar 1950’li yılların sonuna doğru kapatıldı, daha sonra diğer faaliyetler için kullanıldı.

15. İngiltere, Doğu Sussex’teki Bodiam Kalesi

Bodiam Kalesi, İngiltere Doğu Sussex’teki Roberts köprüsünün yanındaki 14.yüzyıla ait hendekli bir kaledir. Yüzyıl Savaşları süresince Fransız istilasına karşı savunmak amacıyla III.Edward’ın eski bir şövalyesi Sir Edward Dalyngrigge tarafından inşa edilmiştir.

16. Polonya Czestochowa’da terk edilmiş tren garı

17. Antartika’daki batmış yat

Brezilya’dan gelen yaklaşık 5 m uzunluğundaki Mar Sem Fin (Sonsuz Deniz) adında bir yat, buz basıncı ve şiddetli rüzgar etkisi ile Antartika’nın kıyısında battı.

18. Barbados’takit terk edilmiş damıtma tesisi

19. Michigan Merkez İstasyonu

Michigan Merkez Demiryolu, yapımı sırasında, dünyadaki en uzun ray istasyonuydu.

20. Sarajevo’da 1984 Kış Olimpiyatlarında yarış kızağı yolu

Sarajevo Olimpik Yarışkızağı ve Luge Yolu, 1984 Kış Olimpiyatları için yapılmakla beraber, Sarajevo şehrine doğru bakan Trebevic Tepesinde bulunur.

21. Craco, İtalya

Craco, İtalya’nın Basilicita Bölgesi ve Matera şehrindeki orta çağa ait terk edilmiş bir köydür. Taranto Körfezi’nden 40 km içeridedir. İnişli çıkışlı şekillerle dolu ve buğday ekili topraklara sahip bölgenin dağ kasabalarında bu sıkça rastlanan bir özellik. Devam eden depremlerden dolayı bölge, 1963’te terk edilmiş.

22. Rus askeri roket fabrikası

Bu mükemmel fotoğraflar, dünyanın en çok sıvı yakıtlı roket üreten fabrikalarından birinin içine sürünerek giren genç Rus bir kadın tarafından çekildi.

23. İtalya’nın Sorrento şehrindeki 1866 yılına ait terk edilmiş değirmen

‘Değirmenler Vadisi’ ismini 900’lerin başından beri işleyen buğday öğütmek için kullanılan bir değirmenden alıyor. Bölgede şiddetli derecede nem vardı ve bölgeyi yaşanmayacak hale getiriyordu, Tasso Meydanı’nın yapımı ile bu soruna çözüm bulundu.

24. Terk edilmiş bir santralin soğutma kulesi

Hollandalı fotoğrafçı Richard Gubbels, terk edilmiş bir santralin soğutma kulesinin içerisinden bu muhteşem fotoğrafları çekti.

25. İtalya’nın San Fruttuoso kentindeki ‘Christ of the Abyss’

‘Christ of the Abyss’, İtalya’da, Camogli ve Portofino arasında, Akdeniz’de yer alan, İsa’nın su altındaki bronz heykelidir. Heykel, 2,5 metre uzunluğunda olup, 22 Ağustos 1954 yılında suyun 17 metre altına yerleştirilmiştir. Heykelin benzerleri, dünyanın başka yerlerinde su altında ya da kilise ve müzelerde de bulunuyor.

26. Tayvan’daki terk edilmiş şehir Keelung

27. Chigago’daki Lawndale Tiyatrosu

Kuzey Lawndale’deki Lawndale Tiyatrosu 2000’li yılların ortalarında kapandığında, kilise olarak kullanıma tekrar açıldı.

28. New York’taki North Brother Adası

North Brother Adası, Bronx ve Riker Adalarının ortasında yer alan bir adadır. Onun yakınındaki diğer ada da South Brother’dır. Bu iki ada toplamda 81.400 m2 büyüklüğündedir.

29. Kolombiya’daki El Hotel del Salto

Bölgedeki Tequendama Şelalesini görmek için gelen turistlere yapılan lüks otel Hotel del Salto, 1928 yılında açılmıştı. Şelalenin tam karşısında ve uçurumun kenarında olan otel, misafirlerine muhteşem bir manzara sunuyor. Otelin intihara kalkışmak için kullanılması ya da bazılarına göre hayaletli olduğuna inanılmasından dolayı daha sonra terk edildi.

30. Japonya’daki Nara Dreamland

Kaliforniya’daki Disneyland’ten esinlenerek 1961’de yapılan Nara Dreamland, 2006’da kapatıldı.

Bilim İnsanları: Küresel Isınma Şu An Dursa Bile Sular 16 Metre Yükselecek

Yeni bir araştırmaya göre, üç milyon yıl önce Dünya, bugüne kıyasla daha sıcak bir gezegendi. O dönemde deniz seviyesi, bugüne kıyasla 16 metre daha yüksekti. Şimdi, o noktaya geri dönüyoruz.

Yeni yayınlanan bir araştırmada bilim insanları, denizlerin geçmişte bugünden daha yüksek seviyelere sahip olduklarını ve o dönemde gezegenin daha sıcak olduğunu açıkladı. New Mexico Üniversitesi’nden araştırmacı Victor Polyak, küresel ısınma kaynaklı deniz seviyesi artışını anlamak için geçmişteki seviyelerin gerçek ölçümlerini bilmenin önemli olduğunu söylüyor. Araştırmacı, bu çalışmanın Pliyosen çağındaki seviyeler hakkında güçlü ölçüm verileri ortaya koyduğunu da ekliyor.

Güney Florida Üniversitesi’nden jeobilim profesörü Bogdan Onac, bu dönemde ayrıca atmosferdeki karbondioksit miktarının bugünkü kadar yüksek olduğunu da söylüyor. Araştırmaya konu olan dönemde Dünya, Sanayi Devrimi öncesine kıyasla 2-3 derece daha sıcaktı. Bu sıcaklık, günümüzdeki sıcaklıktan en az 1 derece daha düşüktü.

Isınan suyun hacmi arttığı ve buzullar eriyip denizlere karıştığı için küresel ısınmayla birlikte deniz seviyesi de yükseliyor.

Küresel ısınmayı bugün durdurmak bile işe yaramayabilir

küresel ısınma

Araştırmacılara göre deniz seviyesi, küresel ısınmayı bugün durdursak bile 5,9 metre ile 19,2 metre arasında yükseliş gösterebilir. Güney Florida Üniversitesi’nden araştırmanın başındaki isim olan Oana Dumitru, bugün Grönland ve Batı Antarktika buzullarındaki erime göz önüne alındığında, deniz seviyesinde bu şekilde bir yükseliş görülebileceğini söylüyor.

Araştırmacılar, karbon salınımı ve sera etkili gazlar konusunda ciddi adımlar atılmaması halinde bu senaryonun gerçekleşmesinin mümkün olduğunu söylüyorlar.

Araştırma, Nature dergisinde yayımlandı.

Çıplak Ayakla Toprak Üzerinde Yürüdüğümüzde Vücudumuza Neler Oluyor?

Arada bir toprağa basmak iyidir, insanın elektriğini alır derler. Bu iddianın doğru olup olmadığının cevabını ise bize bilim insanları veriyor.

Toprakta çıplak ayakla gezmenin iyi bir şey olduğu, stresi azalttığı ve vücuttaki elektriği aldığı söylenir. Teknik olarak çıplak ayakla toprakta gezmek gayet etkili ve bedava bir stres atma ve arınma yöntemidir. Kronik hastalıklara iyi geldiği ve yaşlanmayı geciktirdiği de söylenir.

Toprakla temas etmenin gerçekten de insan sağlığına çok büyük faydası var. Bu konu üzerine yapılan araştırmalar da insanda arada bir ayakkabılarını çıkarıp parklarda yalın ayak gezme isteği uyandırıyor.

Toprak insan sağlığına faydalıdır

toprağa temas etmek

Dünyanın yüzeyinde bol miktarda eksi yüklü iyon bulunur. Toprakla doğrudan temas edilen durumlarda yüzeydeki elektronlar bedeninize geçer ve dünya ile aynı potansiyel elektrikle yüklenmenizi sağlar. Bu da faydalı elektrofizyolojik ve psikolojik değişiklikler yaratarak sağlık durumunuzu daha iyi hale getirir.

Toprağın bu özelliği oldukça faydalıdır ve kirli elektrik ya da elektromanyetik kirlilik olarak adlandırılan, bedende oluşan yüklenmeyi azaltır. Ayrıca bu aktivitenin acıyı azaltma, uykuyu iyileştirme, enfeksiyonları yavaşlatma, stres seviyesini azaltma ve parasempatik sistemleri (nabız, kandaki oksijen seviyesi, solunum ve kan akışı) iyileştirme özelliği bulunur.

Uyku sırasında toprakla temas etmenin osteoporoza da iyi geldiği ortaya çıktı. Kemiklerde incelme ve kırılganlığın artması olarak adlandırabileceğimiz bu hastalıkta kemik mineralleri bozulur, kemik yoğunluğu azalır ve mikro yapısında bozulmalar meydana gelir. Toprağa temas halinde ise vücuttaki elektrolit ve mineral dengesinde gözle görülür değişiklikler yaşanıyor. Magnezyum, potasyum, sodyum, inorganik fosfor, iyonize kalsiyum ve demir seviyeleri olumlu yönde etkileniyor.

Ayrıca böbreklerden fosfor ve kalsiyum sızmasına karşı da oldukça etkili olan bu yöntem sayesinde idrarda ya da kanda bulunan fosfor ve kalsiyum miktarı düzenleniyor. Normal şartlar altında bu maddelerin eksikliği de osteoporoz ile ilişkilendiriliyor.

Toprağa çıplak ayakla basmak strese karşı etkili

stres

Bir başka çalışmada ise 60 sağlıklı katılımcı üzerinde toprağa basmanın ve topraklama yapmanın etkileri incelendi. Katılımcıların ayaklarına iletken bantlar yerleştiren araştırmacılar, bu kişilerin vücudunda olan elektrik akışını inceledi. İlk grup 56 dakika boyunca topraklama yaparken ikinci grup ise 28 dakika boyunca toprağa temas etmedikten sonra kalan 28 dakikada topraklama yaptı.

Yapılan inceleme sonucunda araştırmacılar, ikinci gruptaki katılımcıların toprağa bastıkları anda beyinlerinin sol yarısından ciddi anlamda elektromanyetik yük boşalımı yaşadığını gözlemledi. Uzmanlar bu durumu toprağın stresi alma etkisi olarak açıkladı.

Toprağa temas etmek enfeksiyonlara da iyi geliyor

çıplak ayakla toprağa basmak

Araştırmalara göre toprağa basmak enfeksiyonlara da iyi geliyor. Enfeksiyonlar genelde vücutta bir dokudaki elektron eksikliği ile tetikleniyor. Vücudumuz hasta olduğunu ya da saldırı altında olduğunu düşündüğünde reaktif oksijen ürünlerini yaralanmanın olduğu bölgeye gönderiyor. Böylece bölgede iltihap ile vücudu korumayı ve iyileştirmeyi amaçlıyor. Bu olduğunda bölgeye bazı radikal kimyasallar da geliyor ve kızarıklık, ateş ve şişmeye neden oluyor.

Toprakta serbest halde dolaşan elektronlar ise vücudumuza geçtiklerinde bu radikal kimyasalları durdurarak yaşlanmayı yavaşlatıyor ve enfeksiyonları azaltıyor.

Toprağa temas etmenin ve toprakla zaman geçirmenin iyi bir şey olduğunu ve insan sağlığına iyi geldiğini söyleyenler bilime göre de haklı durumda bulunuyor.

Okyanusun Derinliklerinde Devasa Bir Deniz Canlısı Gözlemlendi

Okyanusun derinliklerinde araştırma yapan bir grup bilim insanı, yüzeyden 790 metre derinde fazlasıyla ilginç bir denizanası türüyle karşılaştı. Şeklini ve boyutunu değiştirebilen denizanası, bilim insanlarına ilginç ve gergin anlar yaşattı.

Bilim insanları, okyanuslarda yaşayan bir deniz canlısını gözlemledi. Deepstaria denizanası isimli deniz canlısı, okyanusların derinliklerinde bu zamana kadar görülmemiş bir özelliğiyle bilim insanlarını şaşırttı.

Pasifik Okyanusu’nda, deniz seviyesinden yaklaşık 790 metre aşağıda keşfedilen ve son derece ilginç olan bu denizanası, uzaktan kontrol edilen bir robotun karşısında şekil değiştirerek görenlere ilginç anlar yaşattı. Boyutunu ve şeklini değiştirebilen canlı, bilim insanlarını hayrete düşürdü.

Okyanus

Deepstaria isimli canlı aslında ilginç olsa da bilim insanları, okyanusun derinliklerinde böyle bir görüntünün beklenen bir şey olduğunu belirtti. Deniz yaşamıyla ilgilenen bilim insanları, keşfedilmeyen denizlerde son derece ilginç deniz canlılarının bulunduğunu belirtti ancak ilginçlikler yalnızca bununla da sınırlı değil.

Açık bir şekilde görülebilen kırmızı bir balık kenesinin, şekil değiştirebilen ve boyutlarını büyütüp küçültebilen Deepstaria isimli deniz canlısının içerisinde yaşadığı gözlemlendi. Balık kenesi bir avcı olmasa da bu kabuklu canlının kendi avcılarından korunurken Deepstaria isimli canlıyı bir sığınak olarak kullandığı ifade edildi.

Nautilus isimli araştırma botu, şu anda Pasifik Uzak Adaları Ulusal Deniz Anıtı etrafında bir araştırma gerçekleştiriyor. Yaklaşık 1 milyon 270 bin kilometrekarelik bir alan, deniz araştırmacıları tarafından inceleniyor.

Denizanası

Araştırmanın amacı, bu derin ve keşfedilmemiş sulardaki doğal ortamın yanı sıra bu doğal ortamda yaşayan ilginç deniz canlılarını keşfetmek. Bilim insanları, bu derin sularda başka nasıl canlılar olduğunu bilmese de şekil ve boyutlarını değiştirebilen Deepstaria denizanalarının olduğunu biliyor.

Birçok denizanasının ortak özelliklerinden olan saydamlık, Deepstaria isimli denizanasında da mevcut. Başlangıçta bir hayalet gibi görünen ve sabit duran denizanası, robot kendisine yaklaştıkça şeklini değiştiriyor. Çok ilginç bir şekilde hareket eden denizanası, bir anda genişleyerek yüksek ihtimalle karşısına gelen cismi korkutmaya çalışıyor.

Okyanusun derinliklerinde bulunan Deepstaria isimli ilginç denizanasının görüntülerine aşağıdaki video aracılığıyla ulaşabilirsiniz. Kırkıncı saniyeden itibaren izlediğiniz zaman denizanasının büyüdüğünü ve şekilde değiştirdiğini de görebilirsiniz.

Uçakların İniş Yaparken Maruz Kaldıkları ‘Yer Etkisi’ Nedir?

Uçaklar iniş ve kalkış durumunda ‘yer etkisi’ denen faktöre maruz kalırlar. Peki yer etkisi uçakları nasıl etkiliyor? Webtekno olarak yer etkisinin meydana geliş nedenini ve yarattığı etkiyi sizler için anlattık.

Daha önce hiç yer etkisi diye bir kavram duymuş muydunuz? Duymadıysanız, ya da ne olduğunu merak ediyorsanız bu yazımız sizler için hazırlandı. Uçakların iniş ve kalkışında büyük etki yaratan yer etkisini en anlaşılabilir şekilde açıklayacağız. Açıklamaya başlamadan önce yazının daha da anlaşılabilir olması için sizi bir pilot olarak göreceğiz. Yani kendinizi bir pilot yerine koyarak bu yazıyı okuyun.

Öncelikle kavramı tanımlayalım. Yer etkisi (İngilizcesi ground effect), uçabilen herhangi bir cismin bir yüzeye yaklaşması durumunda uçuş karakteristiklerinde yaşanan bir değişimdir. Bu değişimi kısaca betimlemek gerekirse şöyle aktarabiliriz: inişe geçiyorsunuz ancak iniş yapmanız için gereken hız olduğundan fazla. Dolayısıyla pist üzerinde süzülüyorsunuz da süzülüyorsunuz. İşte bu bitmek bilmeyen süzülme yer etkisi nedeniyle oluyor.

yer etkisi havacılık

Yer etkisinin meydana gelmesindeki ana etmen ise kanat uçlarında oluşan hava girdapları. Uçak yere yaklaştıkça hava girdaplarının oluşumu da etkileniyor. Yani iniş yapmak istediğiniz zaman alçaldığınızda, kanat uçlarında oluşan girdaplar havada olduğunuz zamanki kadar büyüyemiyor. Bunun sebebi ise yerin, aşağı hava akımının oluşumunu engellemesi. Kanadın etrafındaki hava akımı sürekli dönmektedir, ancak hava yere çarptığı için bu dönüş tamamlanamaz.

Hava, uçak kanadının arkasından çıktığı zaman aşağıya doğru açılanır, bu da aşağı hava akımı olarak adlandırılır. Aşağıdaki resimde yer etkisine maruz kalan bir uçak ile havada uçan uçak arasındaki farkı görebilirsiniz.

yer etkisi

Uçak yer etkisi durumundan etkilenirken maruz kaldığı kaldırma kuvveti de ivmelenir, yani yer çekimine karşı koymaya başlar. Yukarıdaki resimde görebileceğiniz gibi uçağın üzerinde bulunan mavi ok uçak yere yakınken daha dik konumda. Bu durumda iken kanatların maruz kaldığı sürtünme kuvveti de azalır. Sürtünme kuvveti de az olduğu için uçağın hızını korumasını sağlayacak itiş gücünde de azalma yaşanır. Yani daha az güç harcayarak daha iyi performans elde edilir.

Şimdi konuyu şöyle bir özetleyelim: yere yaklaştıkça kanat etrafındaki aşağı hava akımı azalır, dolayısıyla hava akımının meydana getirdiği girdaplar da azalır. Bunun sonucunda da sürtünme kuvvetinde azalma görülür.

Yer etkisine maruz kalmak için ne kadar alçak olmanız gerekiyor?

yer etkisi

Bir uçağın yer etkisine maruz kalması için, yerden kanat açıklığı boyundaki yükseklikte bulunması gerekiyor. Bu durum alçak ve yüksek kanatlı uçaklarda değişkenlik gösteriyor. Alçak kanatlı uçaklar iniş sırasında oluşan yer etkisini daha fazla hissederken yüksek kanatlı uçaklar daha az hissediyor. Uçakların maruz kaldığı yer etkisi sonucunda sürtünme kuvvetinde yaşanan değişikliği anlatmak için ise iki örneğe başvuracağız. Bu örnekleri yukarıdaki grafik ile takip edince çok basit bir şekilde anlayabilirsiniz.

Yüksek kanatlı uçaklardan biri olan Cessna 172’nin kanat açıklığı 10 metredir. Uçağın kanat yüksekliği ise 2 metre, yani toplam açıklığının %20’si. Yani grafikte de görebileceğiniz gibi uçak inişe geçtiğinde maruz kaldığı sürtünme kuvveti %60 azalıyor.

yer etkisi nedir

Bir de alçak kanatlı uçaklardan örnek verelim: Piper Warrior. Bu uçağın da kanadı 10 metre boyunda. Ancak kanat yüksekliği yerden 1 metre, yani toplam açıklığın %10’u. Yani bir Piper Warrior ile iniş yaparken maruz kalacağınız yer etkisinden oluşan sürtünme kuvvetindeki azalma %40 oranında.

Kalkış yaparken nasıl bir etki söz konusu?

Şu ana kadar yalnızca inişten bahsetmiş olsak da yer etkisi kalkışta da uçakta bir takım etkiler yaratır. Uçağın kalkış esnasında maruz kaldığı sürtünme kuvveti, yer etkisi nedeniyle yine azdır. Ancak uçak havadan yükseldikçe yer etkisinin azalmasıyla maruz kaldığı sürtünme kuvveti de artar. Bu durumda uçak çökme durumu ile karşılaşır ve tırmanma performansı ile sürati azalır.

Yer etkisini kullanmanın bir yolu var mı?

Uçakların olumsuz etkilenebildiği yer etkisini faydalı bir hale getirmenin bir yöntemi mevcut. Rus yapımı Ekranoplan gibi uçaklar, yalnızca yer etkisi ile uçabilmek üzere tasarlandı. Yani bu uçaklar yerden yalnızca birkaç metre yükseklikte uçuyorlar. Uçağın maruz kaldığı kaldırma kuvveti daha dik durumda olduğundan aynı uçağın normal versiyonundan çok daha ağır yükleri taşıyabiliyorlar.

Etkisinden Kaçmanın Mümkün Olmadığı Dünyanın En Ölümcül 5 Zehri

Kuvvetli bir zehir denilince hemen hemen herkesin aklına ilk gelen madde arsenik oluyor. Ancak başka ve daha ölümcül zehirler de var.

Dünya üzerinde keşfedilmiş milyonlarca canlı türü var, ki bundan daha fazlası da daha henüz keşfedilememiş durumda. Bu canlıların da bir kısmı zehirli.

Zehirlerin kuvvetinin belirlenmesinde LD50 denen bir kavram kullanılıyor. LD50 yani Lethal Dose 50, test grubunun en az yarısını öldürebilmek için gerekli olan zehir miktarıdır. Sodyum siyanür söz konusu olduğunda LD50, kilogramda 6 grama ihtiyaç duyuyor. Bu rakam tetrodotoksinde ise yalnızca 300 miligram yemek yeterli oluyor. Enjeksiyon durumunda ise bu rakam 10 miligrama kadar düşüyor.

Bu ölçümleri yapmak ise çok da kolay değil ve epey kimyasal çalışma yapmayı gerektiriyor. Bu listemizde, keşfedilmiş en zehirli 5 maddeyi inceliyoruz.

İşte dünyanın en zehirli 5 maddesi

Risin

risin

Risin, keten tohumundan ve hint yağı bitkisinden elde edilen bir zehirdir. Bu zehiri kullanarak birini öldürmek isterseniz 1-20 miligram arasında yedirmeniz yeterlidir. Solunum yoluyla verildiğinde ya da enjekte edildiğinde ise çok daha az gerekiyor.

VX

vx-zehirli-gaz

Listedeki tek sentetik bileşen olan VX, ilaç olarak üretilse de tarımda kullanmak için çok zehirli olduğu ortaya çıktı. VX ve benzeri maddeler, belli hormonların çalışmasına engel oluyor ve uyaranların tekrar tekrar kaslara iletilmesine sebep oluyor. Sonuç olarak maruz kalanı asfiksi yani solunum yetmezliğinden ölüme götürüyor.

Bu tür maddeler özellikle soğuk savaş döneminde sık sık üretildi. LD50 değeri kilogramda 3 mikrogram olan bu maddeden ölen yalnızca bir kişi biliniyor.

Batrakotoksin

zehirli-kurbağa

Kızılderililerin kullandığı zehirli okları hemen herkes biliyor. Bu okların önemli bir kısmı bitkilerden elde edilen zehirle oluşturulsa da zehirli kurbağalar da Kızılderili cephanesinde önemli yer tutuyordu. Bu canlılardan elde edilen zehirlerin en kuvvetlisi ise Batrakotoksin idi.

Bu zehrin ölümcüllük oranı ise 2 mikrogram. Yani kilogram başına iki tuz tanesi kadar. Bu zehir, kas ve sinir hücrelerinden sodyum kaçışına sebep oluyor. Sodyum hareketinin sonucu olarak kalp yetmezliği ortaya çıkıyor ve kurban ölüyor.

Bu kurbağaların zehiri ise muhtemelen doğal ortamdaki beslenmelerinden geliyor. Zira türün kontrollü ortamda doğan bireyleri zehirli değil.

Maitotoksin

maitotoksin

Denizlerde bulunan pek çok zehirli canlı var. Bu canlıların zehirleri arasında ise maitotoksin, ölümcüllük açısından zirvede yer alıyor. Kardiyak bir zehir olan Maitotoksin, kalp yetmezliğine sebep oluyor. Bunu da kalsiyum iyonlarının akışını artırarak yapıyor. Zehirin LD50 değeri ise batrakotoksinden biraz daha az.

Botulinum Toksin (Botox)

Araştırmacıların belki de hemfikir oldukları tek konu, botulinum toksinin en kuvvetli zehir olduğu. Oksijensiz solunum yapan bir bakterinin ürettiği bu zehir için LD50 değeri sadece 1 nanogram. Bir insanı öldürmek için birkaç gramı yeterli oluyor. Bu zehir, nefessiz bırakarak ölüme sebep oluyor.

İnsanların İnanmakta Zorlandığı 10 Bilimsel Gerçek

Bilimsel gelişmeler, ilk ortaya çıktıklarında geçmişte hep bir şüphe konusu olmuş ve araştırmacılar, bu gelişmeleri defalarca kez analiz ettikten sonra doğruluklarına inanmışlardır. Araştırmacılar için bile durum böyleyken tarihte birçok bilimsel gerçek, insanlar tarafından oldukça geç kabul edilmiştir. Son yıllarda teknolojinin imkânlarının herkes tarafından anlaşılmasıysa günümüzde bunu biraz daha kolaylaştırmış durumda ancak hâlâ oldukça şaşırtıcı bilimsel gerçeklerle karşılaşabiliyoruz. Gelin bunlardan 10 tanesine yakından bakalım.

1760’ta başladığı kabul edilen Sanayi Devrimi, 18. ve 19. yüzyılda hayal bile edilemeyecek buluşların önünü açmış, özellikle 20. yüzyılın ortalarında başlayan ileri teknoloji üretimine de zemin hazırlamıştı. İlk bilgisayarlar, transistörler, geliştirilmiş yongalar, artırılmış hafızalar derken günümüz teknolojisine kavuşan insanlık; yapay zekâ, kuantum bilgisayarları gibi günümüzün ilerisindeki teknolojiyle hiç şüphe yok ki gelecekte oldukça farklı bir dünya yaratacak.

Günümüz teknolojisi, bizleri neredeyse her şeyin mümkün olabileceğine inandırmış olsa da her gün şaşıracağımız yeni gelişmelerle karşılaşıyoruz. Bu gelişmelerden bazılarının gerçekliğine ikna olsak da bazıları oldukça uçuk gelebiliyor. İşte tam da doğruluk noktasında arada kalacağınız bazı gerçekleri derlediğimiz yazımızda, sizleri 10 ilginç bilimsel gerçek bekliyor. Şaşırmaya hazırsanız vakit kaybetmeden listemizdeki bilimsel gerçeklere geçelim.

10. Roketler, astronotları 10 dakikadan daha kısa bir sürede uzaya taşısa da roketlerin Uluslararası Uzay İstasyonu’na kenetlenmesi, saatler hatta günler alır.

soyuz uzay aracı

Saatte 27.576 km hızla giden bir araç düşünün. Uluslararası Uzay İstasyonu’nun uzaydaki hızına karşılık gelen bu değer, istasyona kenetlenmenin ne kadar zor olduğunun da en büyük göstergesi. Üretilen uzay araçlarının saatte yalnızca 2.550 km hızla gittiğini de hesaba katarsak aradaki hız farkının kenetlenmeyi imkânsız hâle getirdiğini söylemek yanlış olmaz.

Neyse ki yüksek mühendislik bilgileri ve gelişen teknolojik imkânlar, bu farka rağmen kenetlenmeyi mümkün kılıyor. Uzay araçları ilk aşamada Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan daha alçak bir yörüngeye yerleşiyor. Ardındansa daha yüksek bir yörüngeye geçiş için “Hohmann Transfer” adı verilen geçiş yöntemi uygulanır. Yörüngeler arası geçişte zaman kazanan astronotlar, böylece Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan daha hızlı görünür.

Son aşamada hız farkını kapatmak için yavaşlayan uzay aracı, bu sefer motorlarını yavaşlamak için ateşler ve kenetlenme tamamlanır. Kenetlenme işlemi, tabii ki burada anlattığımız kadar kısa sürede gerçekleşmez ve günler alabilir. NASA ve diğer uzay ajanslarının bu noktada “Geç olsun, güç olmasın” sözünü ilke edindiğini de söyleyebiliriz.

9. Kapısı açık bir buzdolabı, odanın sıcaklığını yükseltir.

kapısı açık buzdolabı

Her yıl karşımıza çıkan “Dünya tarihinin en sıcak yazını yaşıyoruz” haberlerine artık alıştık diyebiliriz. Küresel ısınma ve iklim değişikliğinin etkilerini bu denli hissettiğimiz günümüzde, kliması olmayan ortamlarda alternatif yöntemlere yönelebiliyoruz. Peki bu alternatif yöntemlerden biri, her evde bulunan buzdolapları olabilir mi?

Yanıt aslında beklemediğimiz cinsten. Buzdolabı, her ne kadar soğutma görevini üstlenen bir beyaz eşya olsa da bu işlev yalnızca kapısı kapalıyken geçerli. Bu gerçek, aslında buzdolabının ısıyı bir yerden alıp başka bir yere taşımaya dayanan çalışma prensibini temel alıyor.

Buzdolapları, temelde iç kısmını soğuturken içeriden aldığı ısıyı da odaya aktarır. Bu da aslında kapısı açık bir buzdolabının, kısa bir süreliğine soğukluk hissi verse de uzun vadede, soğutma sisteminden odaya aktarılan ısının odayı soğutmak için verdiği ısıyı geçmesiyle odayı ısıttığı anlamına gelir.

8. Elektrik süpürgelerinin tozları emmesi aslında bir yanılsamadır, asıl gerçekleşen olay bir itmedir.

elektrik süpürgesi

Evlerde temizlik esnasında elektrik süpürgesinin yerden bir şeyleri içine çektiğine hepimiz en az bir kez şahit olmuşuzdur. Aslında burada kavramsal bir karmaşa, gördüklerimizin yanlış olduğuna yönlendiriyor. Bunu açıklamak için ilk olarak emişin nasıl gerçekleştiğine göz atmamız gerek.

Elektrik süpürgesi gibi daha birçok üründe karşımıza çıkan emiş, aslında yalnızca hava basıncında fark olması durumunda ortaya çıkar. Kısa bir deneyle açıklamak gerekirse bir pipetin ucuna parmağınızı koyup diğer ucundan içerideki havayı çekin. Bu, parmağınızın ucunun pipetin içine doğru emilmesiyle sonuçlanacaktır ancak buradaki asıl olay, pipetin içindeki hava basıncının düşmesi sonrası dış hava basıncı ve vücut içi basıncının parmak ucunuzu pipetin içine itmesidir.

Uzay boşluğunda hava olmaması dolayısıyla hava basıncının olmaması, aslında uzay boşluğunda neden emişin oluşmadığının da en büyük kanıtıdır.

7. Uçak motorlarının çalışma sıcaklığı, pervane kanatlarının erime sıcaklığından yüksek olmasına rağmen soğutma sistemi sayesinde kanatlara zarar gelmez.

uçak motoru

Uçaklar, ilk bulunduğu günden beri insanlığın en önemli ulaşım araçlarından biri hâline gelmişti. Gökyüzünü adeta kuşlar gibi insanların kullanımına sunan bu dev araçlar, aslında güvenlik anlamında da birer sanat eserleridir. Öyle ki uçağın her bir parçası için harcanan mühendislik mesaisi, tahmin edilemeyecek kadar yüksektir.

Klasik bir jet motorunda yakıt etkisiyle 2.000 santigrat dereceye kadar sıcaklıklara ulaşılır. Motorun ön kısmında bulunan metal aksam ise 1.300 santigrat derecede erimeye başlar. Aradaki fark düşünüldüğünde her uçağın havada motorsuz kalması gerekiyor ancak bunun olmasını engelleyen oldukça önemli bir yapı var: soğutma sistemi.

Soğutmayı kolaylaştırmak için üzerinde deliklerle tasarlanan kanatlar, uçuş sırasında oldukça iyi çalışan bir soğutma sistemi sayesinde ayakta kalır. Tabii yüksek sıcaklıklara karşı dayanıklı malzeme seçimi de bu noktada önemli olduğundan nikel alaşımlarından yararlanılması da bir diğer önlem sayılabilir.

6. Hortumların uç kısmını daraltmak, suyun basıncını artırmaz.

bahçe hortumu

Sulama sistemlerinden araba yıkama merkezlerine kadar birçok yerde suyu farklı hızlarda ve basınç değerlerinde kullanmaya ihtiyaç duyarız. Bu işlem için birçok farklı tasarım karşımıza çıksa da aslında bunlar temelde suyun hızını etkiler. Suyun basıncını hortumun ya da borunun kesit alanını daraltarak artırmak mümkün olsaydı zaten baştan uca doğru sürekli daralan borular kullanılarak pompa ihtiyacı ortadan kaldırılırdı.

Bu konuda da aslında emme ve itme arasındaki gibi bir kavram kargaşası mevcut. Uç kısmı daraltılmış bir hortumdan çıkan suyun basıncı değil hızı artar. Tam da bu noktada bilime birçok katkı sunmuş olan rahmetli Daniel Bernoulli ve onun ünlü Bernoulli Prensibi’ni hatırlamakta fayda var. Bernoulli Prensibi’ne göre akışkanların hızı arttıkça basıncı düşer. Bu da aslında hortumlardan çıkan suyun basıncının yükseldiğini değil düştüğünü gösterir.

Aslında başparmağımızı kullanarak hortumun uç kısmını daraltmak ve suyun hızını artırmak da bilimsel bir isimlendirme almış ve buna “Venturi effect” denmiştir. Günümüzde sıvı ve gaz sensörlerinin birçoğunun temel aldığı bu etki, günlük hayatta da sıkça karşımıza çıkıyor diyebiliriz. Bu bilimsel gerçeğin ardından bir gerçek daha var ki elinizdeki hortumun ucunu her kıstırdığınızda bu yazımız aklınıza gelecek.

5. Aynı sıcaklıkta bekletilen metal ve ahşap malzemelerden ikisine de dokunursanız metal malzeme, ahşap malzemeden daha soğuk gelecektir.

metal ve ahşap

Aklınıza fizik derslerinde gösterilen sayfalar dolusu termal karakteristik denklemi gelebilir ancak bu gerçek, o formüllerin pratikteki karşılığı olmasıyla oldukça önemli. Burada dikkat etmemiz gereken termal karakteristik kuralı, metallerin herhangi bir malzemeden daha iyi termal iletkenliğe sahip olması ve sıcaklığı nasıl hissettiğimiz.

İnsan vücudu, temel olarak sıcaklığı direkt tespit edemez ancak sıcaklık farkını algılayabilir. Elimizle dokunduğumuz bir nesneyle elimiz arasındaki sıcaklık farkı, nesnenin sıcaklığı hakkında bize ipucu verir. Elimizden daha soğuk bir nesneye dokunduğumuzda parmağımız ısı kaybeder ve üşüme hissi gelir. Metaller ısıyı iyi ileten malzemeler oldukları için ahşap malzemeye göre sıcaklık farkı anında hissedilir ve aslında metal malzeme daha soğukmuş gibi görünür.

Tencerede pişen bir yemeği biraz soğuttuktan sonra yiyebilirken yemeğin bulunduğu tencereye dokunamamak da aslında bu gerçeği gösteren en temel deneydir. Tabii sağlamlık testlerimizde çakmakla yaktığımız ekranların metal olmaması da en büyük şansımız.

4. Uzayda da yer çekimi vardır ancak astronotlar, uzay gemisiyle aynı ivemeye sahip oldukları için yer çekimini hissetmezler.

astronot

NASA’nın uzay araçlarının içinden paylaştığı videolarda astronotların yer çekimsiz bir ortamda olduğuna dair bazı gözlemler yapsak da aslında bu durum tam olarak öyle değil. İlk olarak şu konuda anlaşalım: Yer çekimi, uzay da dâhil olmak üzere her yerde mevcut. Küçük ya da büyük olsun evrendeki her nesne, birbirine çekim kuvveti uygular. Aslında evreni bir arada tutan kuvvet de budur.

Uluslararası Uzay İstasyonu da her şeyde olduğu gibi yer çekimi etkisini yansıtır. İstasyon içindeki astronotlar, istasyon ile aynı ivmeye sahip olduklarından dolayı havada yüzüyor gibi görünürler.

Buna benzer bir ortamı aslında yeryüzünde de oluşturmak mümkündür. Bir asansörde en üst kattayken halatın koptuğunu düşünürsek, asansör içindeki kişi de aslında ağırlıksız bir durum hisseder.

3. Fırtına sırasında otomobilin içinde durmak, yıldırım düşmesine karşı “Faraday kafesi” etkisi yaratacağından bir ağacın altında beklemeye göre çok daha güvenlidir.

yıldırım

Yağmur yağarken çakan şimşekler, kimi zaman korkutucu olabiliyorlar. Son dönemde sıkça duyduğumuz yıldırım düşmesi haberleri de artık yağmur ve fırtınaya dışarıda yakalananları tedirgin ediyor. Birçok uzmana göre fırtına sırasında durulması en tehlikeli yer olan ağaç altları, her şeye rağmen birçok kişinin tercihi hâline geliyor.

Oysaki düşünülenin aksine otomobillerin içleri, yıldırım düşmelerine karşı oldukça korunaklı yerler. Araçların lastiklerinin yalıtkan olması, toprakla iletimi kestiği için araçların tehlikeli olduğu düşünülebilir ancak lastiklerin yalıtkanlığı, yıldırım düşmesi gibi yüksek boyutlardaki yük transferini durduracak seviyede değildir.

Aracın içindeki kişiyi güvende kılan en önemli yapı ise aracın metal kısmıdır. Aracı sarıp sarmalayan bu metal kısım, “Faraday kafesi” görevi görür ve elektrik yükü yüzeyden toprağa akar. Tabii aracın içi ne kadar güvenliyse fırtına sırasında “Faraday kafesi” etkisi gören metal yüzeye temas etmek de o kadar tehlikelidir.

2. Uzay araçlarının atmosfere girişi sırasında ortaya çıkan ısı, sürtünme sonucu oluşan bir ısı değildir. Isı, atmosferin uzay aracı tarafından oldukça hızlı bir sıkıştırmaya maruz kalmasından dolayı oluşur.

uzay aracı atmosfer

Göktaşlarının atmosfere girdikten sonra yandığı ve bunun halk arasında yıldız kayması olarak adlandırıldığı herkesçe biliniyor. Bu yanma, atmosfer ile göktaşı arasındaki sürtünmeden kaynaklı oluşur. Tabii yanma olayı, uzaya gidip gelen araçlar için en büyük tehlikelerden biridir. Atmosfere giren uzay araçlarının etrafında oluşan ısının kaynağı sorulduğunda göktaşındaki duruma dayanarak “sürtünme” yanıtını verebilirsiniz ancak doğru yanıt sürtünme değil.

Uzay boşluğundan atmosfere giren uzay araçları, saatte yaklaşık 27.500 km hız ile hareket eder. Araçlar, bu hızla ilerlerken önündeki atmosferi oldukça hızlı bir şekilde sıkıştırır. Sıkıştırma işlemi sonucu sıcaklık, 1.650 santigrat dereceye kadar ulaşır.

Sürtünme bu işin neresinde diyebilirsiniz; onu da şöyle açıklayalım. Uzay aracı atmosfere girdiğinde hava o kadar ısınır ki aracın çevresinde adeta ballı 3310’da balın yaptığı gibi bir plazma şok dalgası oluşur. Bu şok dalgası, yalıtım etkisi gösterir ve aracı sürtünmeden korur.

1. Güneş’e bir uzay aracı göndermek, Güneş sisteminden çıkmaktan daha zordur.

güneş uzay aracı

NASA, daha önce Voyager 1 ile ilk kez Güneş sisteminin dışına çıkmış ve adeta imkânsızı başarmıştı. Araç, yaklaşık 35 yıl boyunca uzayda yol almış, bu görev 2012 yılında hedefine ulaşmıştı. Bu alandaki bir sonraki görev de 5 Kasım 2018’de Güneş sisteminden çıkan Voyager 2 ile gerçekleşmişti. Bu görevler, Güneş sisteminin dışına çıkmanın mümkün olduğunu gösterirken henüz Güneş’e ulaşabilen bir uzay aracı üretmek hayalden farksız.

2018’de “Parker Solar Probe” projesini başlatan NASA, aracın Güneş’e 6.437.376 kilometre uzakta kalacağını açıklamıştı. Sayıyı okumadan geçmiş ya da okurken duraksamış olabilirsiniz, bu bile görevin ne kadar zor hatta imkânsız olduğunu gösteriyor.

Güneş’in çekim kuvvetinin yüksek olması nedeniyle Güneş’e doğru bir araç yollasak zaten Güneş, aracı kendine çeker diye düşünebilirsiniz ancak bu da oldukça zor. Böyle bir aracı üretmek için Dünya ile aynı hızda hareket eden ancak Dünya’nın tersine giden bir rokete ihtiyaç duyulur. Tahmin edersiniz ki günümüz teknolojisiyle bunu üretmek imkânsız olduğundan Güneş’e araç göndermek de imkânsız olarak yorumlanır.

ajax-loader