Skip to content Skip to left sidebar Skip to right sidebar Skip to footer

Etiket: Dünya

Titan ve Dünya Arasındaki Benzerliği Gösteren Çarpıcı Harita

Satürn’ün en büyük uydusu olan Titan, metan dolu gölleri, buzlu volkanları ve yer altı mağaraları ile Güneş Sistemi’ndeki en ilginç gök cisimlerinden biri. Titan’ın ilk jeomorfolojik haritasını çıkaran NASA, uydunun belli noktalardan Dünya’ya oldukça benzediğini ortaya koydu.

Titan, Dünya dışında yüzeyinde sabit sıvı olduğu bilinen Güneş Sistemi’ndeki tek gök cismi konumunda. Ancak gezegenimizin aksine gölleri, nehirleri ve denizleri bulutlarından yağan sıvı metan ve etandan oluşuyor. Titan aynı zamanda, bir insanın uzay giysisi olmadan atmosferden geçmesine izin verecek kadar yoğun bir havaya sahip olan tek doğal uydu olarak biliniyor.

Titan’daki büyük su kütleleri gibi görünen okyanusların, metan gazının sıvı hali olduğu zaten bilinen bir şey; ancak buzlu yüzeyinin altındaki bu sıvı tabaka, canlı yaşamına imkan tanıyabilir. Nature Astronomy dergisinde bu hafta yayınlanan yeni bir çalışma, Titan’da çok sayıda göl, kum tepesi, krater ve ovalar olduğunu gösterdi.

Titan’ın yüzey özelliklerini gösteren ilk jeomorfolojik haritası:

titan harita

Söz konusu makalede, tüm bunların Dünya’da gerçekleşen aynı jeolojik süreçle oluşmuş olabileceği öne sürüldü. NASA’nın Kaliforniya’da bulunan Jet Propulsion Laboratory’de gezegen jeoloğu olan araştırmanın baş yazarı Rosaly Lopes, “Dünya ile Titan arasındaki farklı malzemelere, sıcaklıklara ve yer çekimi alanlarına rağmen birçok yüzey özelliği, iki göz cismini, arasında aynı jeolojik süreçlerin ürünleri olarak yorumlanabilir” dedi.

NASA, 2026 yılında gerçekleştireceği Dragonfly adlı misyon ile Titan’a uzay aracı göndermeyi planlıyor

dragonfly Titan

Titan’ın ilk jeomorfolojik haritası, NASA’nın Cassini görevi sırasında elde edilen verilerden oluşturuldu. Satürn ve çevresindeki uyduları keşfetmek için 15 Ekim 1997’de fırlatılan uzay gemisi, Titan’ın çevresinde bugüne kadar 120 uçuş gerçekleştirdi. Emektar uzay aracı,15 Eylül 2017’de 15 yıllık görevini sona erdirerek, Satürn’ün atmosferinde parçalara ayrılmıştı.

NASA, 2026 yılında Titan’ı derinlemesine incelemek için yeni bir görev daha  planlıyor. Dragonfly adlı misyon, Titan’dan Dünyamıza göndermek üzere toprak örnekleri toplayacak.

Dünya’ya Bakış Açınızı Değiştirecek 5 İlginç Dünya Haritası

Google Earth gibi servisler, her ne kadar atlasları tarihe gömseler de bir dünya haritasına bakınca ilginç bilgilere ulaşabileceğiniz yerler hala var. Sizin için Dünya’ya bakış açınızı değiştirecek 5 mükemmel ve bilgilendirici haritayı derledik.

90’lı yıllarda ansiklopedi ve atlas karıştırmadan yaşadığımız gezegen hakkında bilgi sahibi olmak zordu. Bunun edebiyatını yapmaya çok gerek görmüyoruz, ancak 20 yıl önce saatler sonunda ulaştığınız bilgilere artık saniyeler içerisinde ulaşıyorsunuz.

Peki yaşadığımız gezegeni, üzerinde yaşayanlar ne kadar iyi tanıyoruz? Haritaların bize bu konuda yardımcı oldukları Brilliant Maps (Görkemli Haritalar) isimli internet sitesinden, güzel bir derleme hazırladık. Her birisi farklı konularda son derece ilginç bilgiler veren haritalar var.

II. Dünya Savaşı’nda batan gemilerin işaretlendiği harita. Sarı noktaların hepsinde, 6 yıl süren bir savaşta batan gemiler var:

Üstelik savaşta batan gemilerin hepsi değil, büyük bir çoğunluğu bu haritada. Araştırmacı Rean Morfis tarafından 2004 yılında oluşturulan bu harita, GIS olarak kısaltılan Coğrafi Bilgi Sistemi veritabanını kullanıyor. Anlaşılan o ki karadaki yıkım, denizde de devam etmiş.

Düzlem şeklindeki haritaların gözlerimizi nasıl yanılttığını gösteren harita. Koyu mavi alanlar, üzerindeki bulundukları ülkelerin gerçek yüzölçümlerini veriyor:

Küre şeklindeki gezegenimizi düzleme aktarırken, kaçınılmaz olarak bozulmalar meydana geliyor. Yaygın şekilde kullanılan Mercator ölçeği, bu bozulmanın fazlasıyla yaşandığı bir haritalama stili. Ülkelerin üzerinde yer alan koyu mavi alanlar ise ülkelerin gerçek yüz ölçümleri. Bozulmanın kutuplara doğru artmasının nedeni ise bu ölçekte merkez olarak ekvatoru kullanmamız. Benzer şekilde bir portakalı soyup kabuğunu düzleştirmeye çalıştığınızı düşünün.

Kadınların seçme ve seçilme haklarını aldıkları tarihler ülkelerin üzerinde yazıyor:

Aynı zamanda haritada bazı renk tonlamaları da görüyoruz. Günümüze daha yakın tarihlerde kadınların seçme seçilme hakkı elde ettikleri ülkeler daha koyu renkle verilmiş durumda. Türkiye’de ise 1930’da başlayan çalışmaların ardından kadınlar, 5 Aralık 1934’de yapılan Seçim Kanunu düzenlemesiyle bu hakkı elde etmişlerdi.

1853 yılında Japon Suido Nakajima tarafından yapılan eşsiz dünya haritası:

Japonya’nın esaret gibi geçen uzun hükümdarlık döneminin ardından dünyaya açıldıkları ilk yıllar. Aslında bu harita çoğu insanın ilk bakışta fark edemeyeceği büyük bir eksiklik var: Antarktika.

Dünyadaki Tüm Ülkelerin Kare Haritası (Shintei – Chikyu Bankoku Hozu) olarak adlandırılan çalışma, silindirik bir izdüşümle yapılıyor. Elle boyanan tüm detaylar haricinde, sol altta 4 adet yarım küre görüyoruz. Eksiklerine rağmen, zamanının çok ilerisinde bir tekniğe sahip, günümüz haritalarına ise oldukça yakın bir çalışma.

Diyelim ki 10.994 metre derinliğindeki Mariana çukurunun dibinde sadece 10 metre genişliğide tıkanmış bir lavobo gideri var. O lavoboyu açtığınızda Dünya’nın suyu bu şekilde boşalıyor:

Mariana çukuru, 2.542 metre genişliğe ve 10.994 metre derinlikle adeta dünyadaki sular için tıkanmış lavobo gibi duruyor. Everest Tepesi’nden daha uzun bir derinliğe sahip olması, orayı daha ilginç kılıyor. Peki ya dibinde gerçekten tıkanmış bir gider varsa? Eğer olsaydı ve açsaydık, okyanuslar 2 miyon 966 bin 888 yılda böyle bir değişim geçireceklerdi. Muhtemelen yeni sıradağlarımız olacak, gezegendeki yaşam büyük ölçüde değişim geçirecekti.

Dünya Üzerindeki Herkesin İlk Anayurdu Keşfedildi

Dünya üzerindeki bütün insanların atalarının, bundan 200 bin yıl önce bugün Bostwana adıyla bilinen bölgede yaşadığı ortaya çıktı. Bazı antropologlar ise bulgulara şüpheyle yaklaşıyor.

Bilim insanları, bizim bildiğimiz anlamda modern insanın son 200 bin yıldır Dünya üzerinde gezdiğini düşünüyor. Araştırmacıların çok büyük bir kısmına göre de 200 bin yıl önceki atalarımız Afrika’da yaşıyordu. Öte yandan araştırmacıların üzerinde uzlaşamadığı konu, Homo Sapiens’in Afrika’da ilk olarak hangi bölgede ortaya çıktığı konusuydu. Yeni bir araştırmaya göre insanların ilk ortaya çıktığı yer, bugünkü Bostwana’da yer alan bir bölge.

Nature dergisinde yayınlanan makaleye göre insan türünün atalarını bulmak için mitokondrial DNA’lar incelendi. Bu DNA’daki genetik bilgiler, dişi bireyler üzerinden taşınıyor. Çalışmalarda 1.200 kişinin genetik bilgilerini kullanan araştırmacılar, Zambezi Nehri’nin güneyinde kalan sulak toprakları ilk insanların ortaya çıktığı bölge olarak işaretledi.

İlk anayurt, günümüzde göller ve yeşilliklerle kaplı:

bostwana

Araştırmanın başyazarı Vanessa Hayes, yaptığı basın konferansı sırasında bugün yeryüzündeki herkesin mitokondrial DNA’sını geriye doğru izleyerek bu insanların anayurduna erişilebileceğini söyledi. Yapılan incelemeler, başta Khosian bölgesi olmak üzere Afrika’nın daha güney taraflarında doğan insanları kapsıyor. Anne üzerinden taşınan mtDNA genelde insanların geçmişe yönelik izi takip edilirken soylar karışmasın diye kullanılıyor.

Araştırmacılardan Eva Chan, L grubu gen olarak adlandırılan gen grubundaki bu yapının incelenmesini alanda yapılmış en büyük çalışma olarak nitelendirdi. MakgadikgadiOkavango Delta bölgesinde yer alan bu ilk anayurt, bugün de göller ve yeşil alanlarla kaplı durumda.

afrikadan göç

Hayes’e göre göç eden grupların motivasyonu ise göç eden hayvanları yakalamaktı. İlk insan ataları, göçebe olarak yaşıyor ve genelde yemek kaynaklarını takip ediyordu. Daha önceki çalışmalarda insanların kökeni olarak Etiyopya gösteriliyordu.

Yeni teori, ayrıca insanların farklı bölgelerde aynı anda ortaya çıkmadığını, Afrika’da doğup daha sonra gezegen yüzeyine dağıldığını savunan teoriyi de destekliyor. Yazarlara göre bu anayurttan çıkan iki göç kolu, bugün bildiğimiz insanlığın yolunu açtı ve zamanla dünyanın her yerine yayıldı.

Bazı genetik araştırmacıları, çalışmanın şüpheli olduğunu söylüyor:

afrika kabile

Öte yandan bir başka Afrikanüfus genetiği araştırmacısı olan Ryan Rauum; yeni çalışmanın bir hatası olduğunu, genetik köken ağacında yeterince geriye gidilmediğini savunuyor. Ayrıca Raumm’a göre Hayes, L0 adlı genin kökenine ulaşmayı başarmış olsa da pek çok insanın genetik yapısı L0 adlı gen grubundan değil L1’6 grubundan geliyor. Raumm, araştırmanın Afrika dışını da kapsaması gerektiğini düşünüyor.

Bir diğer sorun da Hayes’in incelemesinde sadecekadınlardan aktarılan genlerin kullanılmış olması. Genelde mDNA bilgileri zamanla kayboluyor ve fosillerde çok zor ortaya çıkıyor ancak genetik köken yapısı Y kromozomu üzerinden geliyor. Yine de bu araştırma, insanların kökenlerini bilmek için duydukları isteği ortaya koyuyor.

Araştırmacılar, Dinozorlar Sonrası Bilinmeyen Döneme Ait İzleri Taşıyan Fosiller Buldular

Bundan milyonlarca yıl önce dinozorları ve canlıların üçte dördünü yeryüzünden silen bir olay yaşandı. Ancak bu olaydan sonra memelilerin nasıl yaşamına devam ettikleri hâlâ tam olarak bilinmiyor. İşte bulunan yeni fosil, bu sorulara cevap olabilir.

Günümüzden 66 milyon yıl önce yaşanan nesil tükenmesinin sonrasında kimsenin ne olduğunu bilmediği bir dönem bulunuyor. Araştırmacılar hâlâ canlıların üçte dördünü ortadan kaldıran ve dinozorların dönemini sona erdiren olayla ilgili kanıtlar topluyorlar.

Bu olaydan sonraki dönemde memeliler ve çiçekli bitkiler gibi modern türlerin öncüleri çoğalmaya başladı. Bunun nasıl bu kadar çabuk gerçekleştiğine ve bu gelişmenin nasıl yaşandığına dair sorular ise hep cevapsız kaldı. Ancak Denver’deki taşılbilimciler (paleontolojistler), geçtiğimiz günlerde bu bilinmeyen döneme ait bir fosil buldular. Fosil, araştırmacılara memeli yaşam biçimlerinin bahsettiğimiz olaydan sonraki iki milyon yıl içerisinde nasıl toparlandığını, adapte olduğunu ve büyüdüğünü eşi görülmemiş bir şekilde anlatıyor.

dinozor sonrası fosil

Keşif, paleontolog Tyler Lyson’ın Güney Afrika’daki meslektaşlarından öğrendiği fosil avı yöntemini denemesiyle gerçekleşti. Tyler ve ekibinin arama gerçekleştirdiği alan ise resmen bir kemik madeni çıktı. Ekip yalnızca birkaç dakika içerisinde dört memelinin kafatasını bulduğunu söyledi.

Son üç yıl boyunca Lyson ve ekibi keşfin yapıldığı alanda 16 memeli türü, 233 bitki türü ve 37.000’den fazla polen tanesi dahil olmak üzere bölgeden 7.000’den fazla fosil çıkardılar. Şimdiye kadar da en az 40 adet memeli kafatası çıkarıldı. Yapılan keşifler, canlıların büyük çoğunluğunu yok eden olayın ardından gelen dönemde memelilerin milyonlarca yıldan ziyade yüz binlerce yıl boyunca nasıl geliştiğini takip etmemizi sağladı.

Bulunan fosiller, bölgede gerçekleşen patlamalara ipucu veriyor. Yaşanan olaydan önce bölge zengin ormanlara sahipti ve pek çok dinozor türüyle birlikte kirpi büyüklüğündeki küçük memelilere de ev sahipliği yapıyordu. Olaydan sonra geriye kalan tek memeliler ise küçük, sıçan büyüklüğünde canlılardı. Ayrıca zengin ormanların yerini neredeyse hiçbir besleyici bitki almamıştı.

dinozorlardan sonra yaşam

Ancak olaydan yalnızca 100.000 yıl içinde daha büyük türler çoğaldı. Bitki türleri de çeşitlendi, artık palmiyelerle oluşan ormanlar bulunuyordu. 300.000 yıl içinde kunduz büyüklüğünde memeliler yaşamaya başladı ve daha çeşitli ormanlar ortaya çıktı. 700.000 yıl içinde ise olaydan sağ çıkan memelilerin 100 katı büyüklüğünde kurt boylu memeliler yaşam buldu. Ayrıca baklagil ailesine ait ilk bitkiler de yetişmeye başladı.

Yalnız, sadece bir bölgeden gelen verilerle küresel genellemeler yapmak henüz mümkün değil. Memelilerin neslinin tükenmesinden sonra büyüdüğü ve çeşitlendiği elbette aşikâr, ancak bu patlamalar ne kadar küresel sorusu sorulmalı. Yalnızca keşfin yapıldığı bu alandan geçecek tonlarca veri bulunuyor.

‘Dünya Kütlesinin %3’ü Büyüklüğündeki Küçük Gezegenlerde Yaşam Gelişebilir’

Dünya’nın ötesinde bir yaşam varsa bunu nerede bulabiliriz? Yeni bir çalışma, yaşanılabilir öte gezegenler için alt limitleri yeniden tanımlıyor. Araştırmalar, düşük kütleli su gezegenlerinin var olabileceğini öne sürüyor.

Harvard Üniversitesi’nden bir grup bilim insanı, bir gezegenin yer çekimi kuvvetlerinin olmamasından önce Sini ve sıvı su kütlesini kaybetmesine neden olabilecek en küçük kütleyi bulduklarını açıkladı.

Bilim insanları, yaşamı kolaylaştıran bu özellikleri koruyabilecek en küçük gezegenin Dünya kütlesinin %2,7’si kadar olabileceğini buldular. Bu oran, Ay’ın kütlesinin iki katından biraz fazla ve kabaca bir ifadeyle Merkür’ün kütlesinin yarısı kadar.

‘Gezegenlerin yaşanabilirliği konusunda birçok değişken bulunuyor’

güneş sistemi kütle

Sıvı suyu destekleyebilmek için doğru mesafedeyse bir dış gezegenin, yıldızın yaşanabilir bölgesinde olduğu söylenir. Çok yakın olursa Güneş’ten çok fazla radyasyon alır ve bu da gezegenin aşırı sıcak olmasına neden olur. Çok uzakta olmasıysa sıvı suyu dondurur ve gezegen, aşırı bir soğuma ile karşı karşıya kalır.

Ağustos ayında yaptığı araştırmayı Astrofizik Dergisi’ne anlatan Constantin Arnscheidt“İnsanlar, yaşanabilir bölgenin iç ve dış kenarları hakkında düşündüklerinde, sadece uzaysal olarak düşünmeye meyillidirler. Bu durum, gezegenin yıldıza ne kadar yakın olduğu anlamına geliyor ama aslında bir gezegenin kütlesi de dâhil olmak üzere yaşanabilirlik konusunda birçok başka değişken var” açıklamasında bulundu.

Araştırmayı yapan bilim insanları, öte gezegenler yeterince büyükse yaşanabilir bölgedeki konumlarından bağımsız olarak onları doğru sıcaklıkta tutacak yeterli sera etkisi olduğunu buldular. Bulgulara göre nispeten küçük gezegenlerin atmosferi, nispeten düşük yer çekimi sayesinde dışa doğru genişliyor. Bu da yıldızdan daha fazla radyasyon emmesine ve böylece yüzeyindeki sıcaklıkları dengelemesine neden oluyor.

50 Yıldır Çözülemeyen ‘Piyango Bileti’ Problemi Çözüldü

“Her zaman kazanan bir piyango bileti var mıdır?” diye sorularak, eski ve hala çözülememiş bir matematik gizeminin günümüze bu soru ile getirilmesi üzerine, herhangi bir sonuç alınamadığı için üzerine yapılan çalışmaların durdurulduğu matematik problemi yeniden gündeme geldi.

“Her zaman kazanan bir piyango bileti var mıdır?” diye sorularak, eski ve hâlâ çözülememiş bir matematik gizeminin günümüze bu soru ile getirilmesi üzerine, herhangi bir sonuç alınamadığı için üzerine yapılan çalışmaların durdurulduğu matematik problemi yeniden gündeme geldi.

“Her zaman kazanan bir piyango bileti var mıdır?” Gördüğünüz bu soru, 1969 yılında İngiliz matematikçi Adrian RD Mathias tarafından matematikteki sonsuzluklarla ilgilenen ‘set teorisi’ isimli bir alanda ortaya çıktı.

Matematikçilerin bu problem üzerine ellerinden gelenin en iyisini yapmasına rağmen soru, 1970’ten bu yana bir gizem olarak kaldı. 2002 yılında, Kopenhag Üniversitesi Matematik Bilimleri Bölümünde doçent olan Asger Dag Törnquist, Los Angeles California Üniversitesinde doktora tezini tamamlarken bu problemle karşılaştı.

sonsuzluk

Törnquist bu alanda oldukça başarılı bir isim olarak anılmaya başladıktan sonra, problemle karşılaştığı ilk günlerdeki duygularını şu sözcüklerle ifade etti:

“Bu konuyla ilgilenen araştırmacılar, 1990’dan itibaren herhangi bir sonuca ulaşamadıkları gerekçesiyle konuyla alakalı araştırmalara devam etmeme kararı almışlardı. Oysaki ben bu probleme hayran kaldım çünkü bunun, matematikte sonsuzluk anlayışımızı ele alan eski bir problem olduğunu düşündüm. On yıllardır diğer matematikçiler için anlaşılması bu kadar zor olan bir problem olduğu hakkında aslında bir fikrim yoktu ve o zamanlar bu problemi çözmek benim hayalim haline gelmişti.”

Konu üzerine yeni çalışmalar

Adrian RD Mathias, yeterince büyük matematiksel sistemlerde kendiliğinden ortaya çıkan düzen ve yapı üzerine araştırmalar gerçekleştirdi. Mathias’ın yaptığı bu araştırmalar, günümüzde ismini İngiliz matematikçi ve filozof Frank Ramsey’den alan Ramsey Teorisi olarak biliniyor.

Mathias’ın araştırmaları, Ramsey Teorisi ile ‘MAD Family’ olarak adlandırılan sistem arasında derin bir ilişki olduğunu gösterdi ama yine de bunun ispatı için yeterli delili ortaya çıkartmadı.

Törnquist, konuya ilişkin yaptığı açıklamalarda, “MAD Family; sonsuz ve belirli bir piyangoda her zaman kazanan piyango bileti olarak düşünülebilir. Bu oyunda piyango biletleri tam sayılardan oluşan sonsuz satırlara sahiptir. Bunun yanı sıra her satır, sonsuz sayıda sayıya sahiptir. Ayrıca biletlerde o kadar fazla sayı vardır ki biletler numaralandırılamaz” ifadelerini kullanmıştı.

matematik

2014 yılında bu problem üzerine yeniden çalışmalar yapmaya başlayan Törnquist, daha sonra yayınladığı makalede, problemin kendisini çözmese de problemi minimalize ederek, kendi tabiriyle onun ‘bebek versiyonunu’ nasıl çözdüğünü anlattı. Problemin bu şekilde tekrar gündeme gelmesiyle dünyanın dört bir yanından matematikçiler bu makaleye tepkisiz kalmadı ve konu üzerine araştırmalar yeniden hız kazandı.

5 yıllık bir çalışmanın ardından Törnquist ve Schrittesser, daimi tesadüfüsün var olmadığını vurguladı. Açıklamaları şu şekilde oldu:

“Araştırmalarımızın sonucunda, Mathias’ın olduğunu düşünüp kanıtlayamadığı şeyin geçerli olmadığını; o kadar fazla olasılık içerisinde kesin bir kazananın bulunmadığını keşfettik. Bu, bilet numaralarında belirli örüntüler ve düzenlemeler olmayan biletlerin var olamayacağını bizlere kanıtladı. Böylece Mathias’ın piyango biletini her zaman kazanan bir bilet olmadığını keşfettik.”

Araştırmacılar, Buzu Bir Anda Çözmenin Yeni Bir Yolunu Buldular

Amerika’da bulunan Illinois Üniversitesi’nden ve Kyushu Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı, yüzeylerdeki buzu saniyenin yüzde biri kadar sürede çözecek bir yöntem buldular.

Applied Physics Letters dergisinde araştırmacılar tarafından açıklanan yeni bir yönteme göre buz tutmuş yüzeyler, çok hızlı ve önceki yöntemlere göre daha az enerji kullanarak buzdan kurtulacak.

Üzerinde çalışılan yöntem sayesinde, geleneksel buzun yukarıdan aşağıya doğru çözdürülmesi işleminin yerine buz ve yüzey arasındaki temas bölgesinde gerçekleşecek işlem ile buzun çözdürülmesi sağlanacak.

Araştırmacılar, bu yeni yöntemde buz ile yüzey arasına yüksek bir akım göndererek buzdan kurtulmak üzerine çalışıyor. Bu yüksek akımın geçişini sık sık olmasını sağlamak için ince bir indiyum kalay oksit kaplaması kullanılacak. Akım gönderildikten sonra geri kalan iş, yerçekimine bırakılacak. Bütün bu işlem ise saniyenin yüzde biri kadar bir sürede gerçekleşecek.

Yeni çalışmadan önce kullanılan yöntemlerde, ısıtma aracılığıyla yapılan işlemde sırasıyla ısıtma ve soğutma işlemleri kullanılıyordu. Araştırmacılara göre bu işlem asıl enerjiyi buzun çözdürülmesine kullanmak yerine sistemin ısıtılmasına harcıyordu. Sistem ısıtılması işlemi ise boşa enerji harcanmasını sağlıyordu. Üzerinde çalışılan yöntem ise bu yönteme göre çok daha verimli bir enerji kullanımı sunuyor.

enerji

Üzerinde çalışma yapılan yöntemin deneyleri, Antartika’nın en soğuk kısmından daha soğutulmuş bir buz üzerinde gerçekleştirildi ve başarıya ulaşıldı. Yapılan deneylerde uygulama bir saniyeden daha kısa sürede gerçekleştirildi.

Havalandırma, iklimlendirme ve havacılık sektörlerinde kullanılacak bu yeni buz çözdürme yöntemi henüz uçaklar gibi karışık yüzeyleri olan araçlarda denenmedi. Ancak çalışmanın bu sektörlerde büyük bir zaman ve enerji verimi sağlayacağı düşünülüyor.

Bir Zamanlar Mars’ın Yüzeyi Tıpkı Dünya’daki Gibi Okyanuslarla Kaplıymış

Bilim insanları Mars’ın milyarca yıl önce suyu ve hayatı koruyacak bir atmosfere sahip olabileceği konusunu aydınlatmak için çalışmalar yapıyor. Oksijenin izotopları üzerinde yapılan çalışmalar, Mars’ın daha önce gezegendeki suyu ve hayatı koruyacak bir atmosfere sahip olabileceğini düşündürüyor.

Mars’ın antik atmosferinin bir Güneş fırtınası ile yok olmuş olabileceği, daha önce bilim insanları tarafından açıklanmıştı. Mars üzerinde devam eden çalışmalar, Mars’ın antik atmosferinin, suyun ve hayatı destekleyebileceği üzerine yeni kanıtları önümüze seriyor.

İzotoplar, aynı elementlerin farklı versiyonlarıdır. Nötron sayısı farklı olan bu farklı versiyonların kütleleri de birbirinden farklı olur. Oksijen elementinin farklı izotopları ise atmosferin varlığını ve ne şekilde var olduğunu gösteriyor. Oksijenin daha ağır izotoplarının, hafif izotoplara göre atmosferde kalma olasılığı daha yüksektir. Oksijen izotopları üzerinde devam eden çalışma Mars’ın atmosferi hakkında daha fazla bilgi verecek.

mars

Dünya’yla karşılaştırdığımız Mars’ta, oksijenin ağır izotoplarının oranı hafif izotoplara göre daha fazla. Ancak Mars’ta gün içinde bu oran Dünya’ya göre daha fazla değişiyor. Yapılan ölçümlerde, Mars’ta öğlen saatlerinde oksijenin ağır izotoplarının, hafif izotoplarına oranının yüzde 9 değiştiğini gösteriyor. Dünya’da ise bu değişim yüzde 8 civarında oluyor.

Yapılan bu ölçümler Mars’ın antik atmosferi üzerinde ortaya atılan tezlerin doğruluğunu işaret ediyor. Ancak çalışmayı yapan bilim insanları, kritik detayların henüz çözülemediğini söylüyor. Ancak oksijen izotoplarının karşılıklı oran değişiminin su ve yaşamı gösterecek bir atmosferin varlığını kanıtladığını söyleyebiliriz.

Dinozorların Bir Göktaşı Yüzünden Yok Olduğunu Gösteren Yeni Kanıtlar Bulundu

Araştırmacılar, şimdiye kadar Meksika Körfezi’ne düştüğü “varsayılan” devasa göktaşının varlığını doğrulayan yeni bilgilere ulaştı. Bu bilgilerle birlikte göktaşının etkisinin ne kadar yıkıcı olduğu da ortaya çıktı.

Dinozorların sonu söz konusu olduğu zaman hepimize aynı şey öğretilmiştir. Bu dev canlıların yaşamı, gezegene çarpan dev bir göktaşı sonrasında sona ermişti. Göktaşı çarptıktan sonra gezegenin kabuğu deforme olmuş, dev lav kütleleri açığa çıkmış, atmosfer dumanla kaplanmış, uzun yıllar sürecek bir buzul çağı başlamıştı. Bu hikayedeki göktaşının düştüğü yer konusunda her zaman Meksika Körfezi adres gösterilse de bu iddiayı doğrulayacak yeterince araştırma yapılmamıştı.

ABD’nin Texas Üniversitesi’nden araştırmacılar, dinozorları öldüren göktaşı için “sağlam kanıtlar” bulduklarını açıkladı. Pazar günü açıklanan araştırmaya göre asteroid, Dünya’ya 10 milyar atom bombası gücüyle çarptı.

asteroid dünya

Meksika Körfezi’ndeki çarpışma bölgesinde yapılan incelemelerde toprak ve mangal kömürü olarak adlandırılan kömür çeşidi bulundu. Genelde yanmış odunlardan oluşan bu yapının, suyun altında ortaya çıkması pek de olası değil (Sünger Bob dünyasında belki). Çarpışma sonrası ortaya çıkan tsunami, Güney ve Kuzey Amerika’nın iç bölgelerine kara ilerledi ve sular, geri çekilirken buldukları her şeyi okyanusa sürükledi. Araştırmacılar da bu durumu kanıtlar arasına ekledi.

Bölgede yapılan incelemelerde hiç sülfür bulunamadı. Bu da orada olması gereken 325 milyar ton sülfürün atmosfere yayıldığını gösteriyor. Atmosfere karışan bu denli fazla sülfür, iklimin değişmesine, Dünya’nın buzul çağa girmesine ve dinozorların soyunun tükenmesine neden oldu.

Araştırmacılardan Sean Gulick, yaptığı açıklamada dinozorların “önce yanıp sonra donduğunu” söyledi. Jeoloji profesörü olan Gulick, bu boyutta bir tükenme olayının yaşanması için gerçek katilin atmosferik olaylar olması gerektiğini söyledi.

ajax-loader